Siyah Çay

11 Temmuz of 2011 by

Kathmandu, 21 Aralık’06

Yürüdüğüm sokaktan başka bir ara sokağa sapmam gerektiğini biliyorum, yine de ara sokaklar birbirine benziyor, karıştırıyorum. Yine de yeri bulmam zor olmadı, lokantanın kapısından içeriye girdiğimde, onları daha önce oturmuş olduğumuz masanın etrafında sohbet ederlerken buldum. Masadaki yerimi aldığımda Kathmandu’da bizim tarafımızdan işaretlenmiş bir masa vardı artık…

Çaylar çok enfesti. Himalaya, yeşilçay, Tibet çatı, sütlü çay gibi seçeneklerin çok fazla olmasına karşılık Veysi Mahir ve ben siyah çaydan vazgeçmiyorduk. Zaten itiraf etmeliyim ki yollarda en çok özlediğim şey demleme çay içmek oldu. Fuji’de bize uyum sağlayarak siyah çayda karar kılınca uzun su bardaklarında söylediğimiz çaylar geldi…

Bir taraftan yemekleri beklerken diğer taraftan da birbirimizin hikâyelerini dinliyorduk. Derken yan tarafta masada yalnız oturan bir adam dikkatimizi çekti. Selamlaştık. O sırada Veysi Mahir kulağıma eğilerek, o adamın gözlerinin görmediğini, kör olduğunu, sürekli hemen hemen aynı saatlerde yemek yemek için buraya geldiğini söyledi ve benden ona bizimle birlikte oturmak isteyip istemeyeceğini sormamı istedi. Ama buna gerek kalmamıştı zira masadaki sohbet masayı aşıp onun da katılmasıyla zaten çoğalmıştı. Derken adam bana dönerek Türk olup olmadığımı sordu. İlginçti, bunu fark etmesine şaşırmıştım. Aslında gözleri görmeyen insanların duyularının ve sezgilerinin fazla gelişmiş olabileceğini biliyordum. Daniel da öyleydi. Hassastı ve bizi hissetmişti. O akşam yollardan, yolculuklardan ve dostluklardan söz ettik. Epey bir oturduk ta ki lokantanın sahibi ‘kapatıyoruz’ diye ikaz edene kadar…

Ertesi gün tekrar buluşmak üzere otellerimize dağıldık. 1 hafta boyunca Kathmandu’da Momo Restaurant bizi konuk etti. Orası buluşma yerimizdi. Ve orada geçirdiğimiz zamanlar, yaptığımız sohbetler her birimiz için ilerde gülümseyerek hatırlayacağımız anılar arasında çoktan yerini almıştı bile.

Özcan Yurdalan’ın Nagarkot hakkında söyledikleri hatırımdaydı ve okuduğum o ‘yoğun sisli şehir’ buradan sonraki durağım olacaktı. Yavaş yavaş hazırlanmaya başladım. Yolculuk tekrar durağan dinlenme ve hissetme zamanından hareketli zamanına doğru yer değiştiriyordu. Ve bu değişimler beni heyecanlandırıyordu. Veysi Mahir ve Fuji daha buradalardı ve Fuji zaten uzun soluklu kalıyordu. Onun evi her yerdi ve nerede isterse orada uzunca bir süre yaşayabilirdi.

Benim gitme vaktimse gelmişti. Ertesi sabah yine de bir yanım Kathmandu’da onlarla kalmak isterken, gitmek isteyen diğer yanımı izleyerek yola koyuldum. Otobüs Bakhtapur’dan geçecekti. Bakhtapur’da inebilir, orada birkaç gün kalıp Nagarkot’a geçebilirdim. Yine de kararsızdım, yolda duruma bir bakacaktım. Genellikle turist otobüsleri benim gibi yolculara hizmet veriyor. Bundan haberdarım. Ancak bu otobüsler hem diğerlerine göre daha pahalı hem sadece turistleri alıyor hem de çok erken saatte yola çıkıyorlar. Bense halk otobüslerini tercih ediyorum. Bunu ekonomik nedenlerden değil, yolculuğun dokusuna daha uygun olduğu için yapıyorum. İnsanlarını hissetmek istediğim, kendimi bir turist gibi hissedemediğim ve aynı zamanda salaş yolculukları sevdiğim için.

Otobüs Bakhtapur’da durduğunda düşünmeye koyuldum. İnmek ve inmemek arasındayım. Burasının çok eski bir şehir olduğunu biliyorum. Burada bir tarih olduğunu da. Ayağımın biri yerde, diğeri adım atmaya hazır gibi. Meşhur ikilemlerimden birini daha yaşıyorum…

 

 

Previous:

İçimdeki Şaman

Next:

Nagarkot’a Doğru

You may also like

Post a new comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.