Siz hiç ‘keculik’ gördünüz mü?

27 Kasım of 2010 by

İki gece var aklımda böyle… İki temmuz gecesi… Biri yaylada, biri köyde… Film karesi gibi… Önce rakımı daha az olandan başlayalım; köydeki evimiz; dağın tepesinde ormanın içinde ahşap bir konak… Kafanızı çevirdiğiniz her taraf orman tek başına biraz…

Çamlıhemşin’de, yeni adı Konaklar Mahallesi. Bizim taraflıca ismi Makrevis Köyü’nde… Bir sürü odası var, genelde sadece bir tanesi dolu oluyor, şehirli hayatı süren bizler yazları da köyümüzde şehir hayatından vazgeçemediğimiz için, çekirdek aile olayına kendimizi çok kaptırdığımız için köyde mevcut toplu konutlara toplaşmayı tercih ediyoruz… Sonrada başka yerlerde gördüğümüz, yalılara konaklara “aaa ne güzelmiş diyoruz”…Ee denmez mi o zaman; be adam senin dağın başında bulutlara karşı ondört – onbeş odalı ahşap el emeği göz nuru muhteşem konağın ne?

Gitmesekte o köy bizim köyümüz, o ev bizim evimiz mantığı ama sadece sahiplenmekte… Dedelerin kemiği sızlıyordur böylesi bencilliklerde… Neyse; bunlar ayrı bir mevzu ben geceye döneyim. Yemeği yedik oturuyoruz babaannem, halam, annem… Hava sabahtan beridir güneşli gecede yıldızlı olacak belli… Ben huzurluyum, yukarda bir yerlerde olmaktan yine, korunaklıyım, ormanın kalbinde atmaktan yine… Geceyi yakından görmek istedim bizimkiler sohbette… Beni gece çağırdı ben dışarı çıktım… Merdivenlere oturdum; şaka mı ya bu diye geçirdim içimden… Her yerde bir parıltı, sanki gökyüzünden yıldızlar tozlarını saçmış, sanki etrafta bir peri sihirli değeneğini dolaştırmış… Gece ve parıltılar, her tarafta, o kadar çok ki heyecandan kalbim duracak sandım, âşık oldum ben geceye… Resmen aşk gibiydi, böyle kalbiniz hızla çarpar tutamazsınız, içinizde kelebekler pırpır eder dışarı atamazsınız, gördüğünüzün büyüsü sizi sarar sarmalar, gördüğünüze inanamazsınız ya… Öyleydi… Gecenin içinde yanıp sönen bu ışıltılar, her yanımdaydılar ve ormana baktıkça derinleşiyorlardı, ağaçların arasından…

Bir gece de daha; bu yaylamda… Yaylanın adı; Pokut… Bence masal, sizce harika bir yer, bence var olmayan ülke, sizce var olan güzellik, bence sihir, sizce gerçekten harika… Ama netice olarak; Pokut…

Mehtap olacak gece belli ay nazlı nazlı bir bulutların ardında bir bir gökyüzünde yalın halinde, bir dağın arkasında bir ortada… Ay bize dans ediyor… Işığı öyle aydınlık ki, gece hem koyu hem grimsi, gümüş parıltısında… Dağlar daha bir heybetli çepeçevre gölgelenmiş sanki Pokut’un üzerine… Bu defa babamla hep şaşırabildiğimiz muazzam manzaraya karşı oturmak istedik ve evimizin ilerisinde olan oturaklara gittik… Manzara demek haksızlık belki böylesi karakteristik gösterilere, alınmaz o ama Pokut, bilir kendine nasıl bir yücelik kattığımı, saygımı, hayranlığımı… Oturduğumuz yerden aşağı tarafa ince bir yol süzülür en dipteki mahalleye geçen… Yola gözüm ilişti yine yıldızlar tozlarını saçmışlar… Her tarafa; otların üstü çiçeklerin yaprakları… Bu yoldan inmek gerek aşağıya… Tabii heyecan zaten tetiklenmek üzere beklerken bende, kocaman oldu gözlerim ve yola indim, her yanımdalar; yılbaşındaki posta kartları gibi, su dolu kürelerin simli olanları gibi… Böyle bir gerçek nasıl olabilir, hiç fokunmadım bu gerçeğe çünkü biliyordum ki dokunmazsam sihrini sürdürebilirdi…

Siz hiç ateşböceği gördünüz mü? Ben gördüm, hem de bir sürü… Etrafta uçuştular, geceye ışık saçtılar, ayın görkemine heyecanlandılar, dağlara karşı yanıp söndüler… Özgürlüklerinin tadını çıkardılar… Dokunmayan ellerin arasından süzüldüler… Dokunmamak gerek aslında ki sihirli kalsın doğaya… Ben hayatımın en güzel iki gecesini gördüm, yanıp sönen ‘keculik’lerle dolu… Keculik yani feneri olan, sarı gibi turuncu gibi yeşil gibi ışık saçan, yakmayan ama yanan pırıltı böceği…(: Geceye uçuşan sihir…

Previous:

Pokut’a Hoş geldiniz

Next:

Uzun İnce Yollar…

You may also like

Post a new comment