Sudaki Dilekler

21 Mayıs of 2011 by

Amritsar, 03 Kasım’06

O gece insanların kutsamalarını izledim uzun uzun. Suya girişlerini, yıkanışlarını, mumları akıp giden suya bırakışlarını izledim…

Dev tencerelerde pişirilen yemekleri gördüm. İnsanlar sıra sıra oturmuş, önlerine bırakılan tabaklara konulacak yemekleri bekliyorlardı. Oturanların arasındaydım, önüme bırakılan yemekten yedim ben de. Yemekler çorba kıvamındaydı. Ve çok acıydı. Yine de ‘ikram’ her zaman ‘tatlıydı’ ve çok değerliydi…

Su kenarına geri döndüm. Mumların arasından suyun akıp gidişini izledim. Suya bırakmak istedim ben de dileklerimi ama dileyecek bir şey bulamadım o an. Ne dileyeceğimi bilemedim…

İnsanlar vardı; kimileri kendine Sikh diyor, kimileri Hindu, kimileri de benim gibi kendini hiçbir şeyin içinde hissedemiyordu. Burada birbirimizden kopuk ama aynı zamanda da birbirimize bağlıydık. Var oluşun zinciri bizi bir arada tutuyordu. Bu biraradalık durumu birbirimizden habersiz de olsa etkileşimleri mümkün kılıyordu…

Kanımca önemli olan şuydu; bir insanın diğerine kendi inancını, düşüncelerini ve bakışını hiçbir şekilde empoze etmeye çalışmamasının doğru olduğu. O zaman saygı duyabilirdim her insana, her düşünceye, her yaşama. O zaman anlayış, hoşgörü yaşanabilirdi; yargılamadan, etiketlemeden insanlar birbirlerine bakabiliyorsa eğer, birbirini kucaklayabiliyorsa eğer…

Bir yaşam düşlemiştim, hep ona ulaşmak vardı aklımda. Bana sunulan hayatı, fikirleri, inançları kabul etmek istemedim, edemedim de zaten. Hayata karşı duruşum, içimden akıp gelenlerin merkezinde ve tıkandığım durumların, kendimi ait hissetmediğim şartların kenarındaydı hep. Ve çıkış yolunu sezgilerimi izlemekte buldum. Hissetmediğim hiçbir şeyin içinde olmamakta buldum. Ucundan, kıyısından geçerken yaşamın, hep ortasını düşünen, yapamadıklarına iç geçiren, hayallerini erteleyen, bedeni bir yerde, düşüncesi bir yerde, ruhu başka bir yerde olan insanlardan olmak o yaşamların içinde kalmak istemedim…

Şunu biliyorum; hayatta öğrenilmezse insanı şizofren çukuruna düşürebilecek denli zor dersler var. Bizi bütünden ayıran şey ‘zihin’. Kendi zihninin sahibi değilsen ‘sen’ diye bir şey de yok! Bizi onca hafif, devingen, coşku dolu duygu ve düşünce ve yaşamlar varken, baskı dolu, ağır, dar ve genel kalıpların içinde tutmaya çalışan her şeye ‘dikkat’ diyorum. Saygı diyorum, özgürlük diyorum, özgür yaşamlar diyorum.

Büyülü bir dünya bu. Sıradan olduğunu düşünmek ne acı! Ve insan düşünmeden edemiyor; nasıl bir hayata uyanıyoruz? Belki mümkündür; herkesin kendini keşfetmeyi, sevmeyi, saygıyı öğreneceği, sonra da başkaları tarafından keşfedilmekten korkmayacağı ve karşılığında hiçbir şey beklemeden vermekten zevk alacağı bakışların olduğu bir dünyaya uyanmak!

Herkesin her şeyi istediği, elde etme peşinde kendini oradan oraya sürüklediği ve farkında olmadan sürüklendiği yaşamlar!

Farkında olduğum şeylere rağmen yine de bazen kendimi kapkapalı bir kutunun içinde hissediyorum. Mumlara bakmaya devam ediyorum; hala daha dileyeceğim bir şey bulamadığımı bilerek…

Belki de anahtar bu… Hiçbir şey istememek!

 

 

Previous:

Altın Tapınak

Next:

Bisikletli Rikşa

You may also like

Post a new comment