Süt Memeleri

09 Aralık of 2010 by

Geçenlerde bir eylem yapıldı. Bebekli kadınlar, bebeklerin ana sütü emmesi gerektiğini, çalışanların emzirme hakkı olduğunu anlatabilmek için, oturma ve emzirme eylemi yaptılar. Hepsi birlikte memelerini çıkararak, çocuklarını emzirdiler. Kimseden gocunmadan, görünme telaşına düşmeden, oldukça doğaldılar.

Köylerde olduğu gibi. Biliyorsunuz, köylerde meme cinsellik özelliğinden çok bebeklerin beslenme organıdır. Bu nedenle köylüler, herkesin önünde memesini çıkarıp emzirir. Kimse de bunu ayıplamayı düşünmez, Afrika ülkelerinde olduğu gibi. Öyleyse ayıpların yaratıcısı beyinlerimizi kontrol etmeli miyiz?

Çocukluğumda kadınlar, çamaşırları çamaşırlık denen, köyün ortak malı olan kabaca çevrilmiş, büyük taşların üstünde yıkarlardı. Genelde birkaç kadın aynı anda yıkardı. Banyolarını da orada yapar, saçını ‘Çomak’ denen topuz gibi toplar, örtmeden, evine rahatça dönerdi. Kimsenin bu açık saçlar için bir şey söylediğine, ya da cinsellikle açıkladığına tanık olmadım. İnsan utandığı yerlerini örtmez mi? Benim saçımdan utanmamı nasıl istersiniz? Ya da bedenimden, yani kendimden utanmamı nasıl istersiniz? Ben kadın olarak kendimden utanırsam, nasıl yaşarım? Topluma nasıl karışırım? Üretici, yaratıcı olabilir miyim? Yaşamdan keyif alabilir miyim? Yoksa koyun sürüsü gibi birbirimize sokularak yürüyerek, kadın sürüleri mi oluştururum?

Anam sağ olsaydı, Kılıçdaroğlu’na “Kurumuş b..ka su serpme” derdi. Konuyu gündemde tutup durma, unutulanı yeniden hatırlatma anlamında. Giyinme, kuşanma, örtünme konusu, mecliste ya da tüm toplantılarda her konunun önüne geçiveriyor yıllardır. Oysa bu konu da kadınları rahat bıraksalar, öyle ya kadının da bir beyni var, giyineceğine, soyunacağına kendi karar verse, bu konu ilk oturumda çözülür. Kadının ne giyeceğine yüz yıllardır, erkekler karar veriyor. “Şuranı ört, buranı aç” diye. Biz kadınlar da diyoruz ki “Sen beynini doyur, senin açlığının, gelişememenin sorumlusu ben değilim.”

Her şey birbirine bağlı olarak bozulup düzeliyor. Yönetenler yüzeysel konularla gündemi işgal ederken, eğitim de eğitimci de yüzeysel düşünmeye başlayıveriyor. Kendini geliştirmeye gerek duymuyor, çünkü ona bu konuda soran yok. “Okuyor musun? Kendini bir eğitimci olarak geliştirmeye çalışıyor musun?” diyen olmadığına göre, bildiğini de rahatça unutabilir. Dün bir veli geldi. “Sen eğitimcisin, sana bir konuda danışmak istiyorum” dedi. Çocuğu birinci sınıfmış. İlk iki gün okula rahatça gitmiş, ondan sonra, annesinin de gelmesini istiyormuş. Kadıncağız ne yapsın, çaresiz çocuğuyla takılmaya başlamış. Şimdi öğretmenin davranışlarına bakalım.

Kapıda onları görünce “Ömercan sen içeri gir, şimdi iki tane çakarım sana! Senin çocuğun hem şımarık, hem de özgürlüğüne düşkün. Psikiyatra götür, ne yaparsan yap.” Sınıfa dönüp sıraların arasında dolaşmaya başlayan öğretmen, yetiştirme yurdundan gelen bir öğrenciyi omuzlarından tutup kaldırıyor ve bırakıyor. Veli şöyle anlatıyor. “Çocuk şiddete alışık herhalde, sadece kıvrıldı, omuzlarını çekti ve bekledi, sanki şiddetin gerisini bekliyordu” diyor. Velinin yanında çocuğu da vardı. Ben bundan rahatsızlığımı belirttim ama veli “Zaten çocuğumu okuldan alacağım, seneye gitsin, şimdi onlarla takışmak istemiyorum” dedi. Bu sırada çocuk “Öğretmen sürekli cetvelle masaya vuruyor, bağırıyor, bizi dinlemiyor, benim kafam şişiyor, öğretmenin davranışını hiç beğenmiyorum” bunlar yedi yaşına henüz girmiş, çocuğun tümceleri.

Bunlar gerçek öğretmenlerin davranışları. Bir de din dersi öğretmenleri yetersizmiş, o nedenle imamlar görevlendirilmiş. Bu haberi okuyunca, öğretmenlik yaparken, din dersinde sınıftan çıkarıldığımızı, görevli öğretmenin çocukların yaşama sevincini nasıl yok ettiğini, ben derse dönünce çocukların korkulu gözlerle bana bakarak nasıl yardım istediklerini, bu durumu düzeltmek için tanrıyı sevimli gösterme çabalarımı anımsayıverdim. Sonra geçenlerde Alanya’da durakta sevdiği kızı öpen gencin dövülmesi hemen aklımın ekranına yerleşiverdi nedense.

Hey! Canlar! ‘Korku insanı gülünç yapar’ birilerini uyarmak, çocuklarımıza, gençlerimize, geleceğimize sahip çıkmakta geç kalmıyor muyuz? Ne dersiniz?

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Kıskançlık

Next:

Dereler Yukarı Akabilse, HES’lerden Kaçabilse

You may also like

Post a new comment