Taftan Çölü’nden Peştun Köyüne

07 Mayıs of 2011 by

13 Ekim, Taftan Çölü

Kalkma zamanı yaklaşırken herkesle vedalaşıp otobüse doğru yola çıktık. Otobüsün kalkacağı yere doğru ulaştığımızda bagajın aracın alt kısmında değil de üstünde olmasına çok güldüm. Yukarda birisi aşağıdan uzatılan çantaları alıyor ve kalın urganlarla bağlayarak sağlamlaştırıyordu. Bir an çantanın yukardan düşme ihtimalini düşünerek uzattım çantamı ben de. Yapacak bir şey yoktu.

Otobüse geçtik. Alauwedi dip tarafa beni oturttu, kendisi de yanıma oturdu. Otobüs
hareket ettiğinde içimde nedensiz bir sevinç vardı. Burayı sevmiştim,
insanlarını da sevmiştim. Gözüm çöle takıldı ilk, ardından otobüsün içinden
gelen konuşmalara kulak kesildim. Alauwedi Peştun olduğunu söylemişti daha önce
bana. Peştunlar Urdu dilinde konuşuyorlardı. Pakistanlılar anladığım kadarıyla
kendi aralarında konuşma dili olarak ayrılıyorlardı, inanç olarak da öyle. Ve
konuşma dillerini dinlemek kulağa farklı bir tonlama veriyordu. Bazı
kelimelerin üzerinde durmaları ve seslerin akis yapması konuşmalarını daha da
ilgi çekici kılıyordu.

Derken bir müzik çalmaya başladı. Öyle güzel, canlı ve coşkulu geldi ki kulağıma
dikkat kesildim dinlerken. Zaten yüksek sesle çalıyorlardı; düğün müziği gibi.
Hem oynak hem de kederliydi tınılar. İki duyguyu nasıl da bu kadar iyi
harmanlayabilmişlerdi! Dikkatimi çeken, en küçük bir arabesk tınının
olmamasıydı. İnsanı aşağıya çeken bir müzik değildi bu, bilakis yükseltiyordu.

Otobüs sallana sallana çöl yolundan ilerleyedursun kendimi çok değişik bir şeyin içinde
hissediyordum. Sanki bir filmin içinde gibiydim; hem gerçekti hem de değil
gibiydi. Alauwedi arada gülüyor ben de ona gülerek karşılık veriyordum. Gözüm
şoförün yanında oturan çocuğa takıldı. Esmer, ciddi, buralar ondan sorulur
edasına bürünmüş biriydi. Arada bana bakıp yanındakilere bir şeyler söylüyordu.

Derken hava kararmaya yakın durduk. Herkes bir gürültüyle indi ve kimileri olduğu
yerde çöküp herkesin gözü önünde tuvaletlerini yaptılar, kimileri de namaz
kıldılar. Namaz kılma sürelerinin kısalığı bana ilginç geldi. Tekrar otobüse
doluştular. Hareket ettik. Bir süre sonra tekrar durdular ve tekrar namaz kıldılar.

Hava iyiden iyiye kararmıştı. Yemek yemek üzere bir yerde mola verildi. Karnım çok
açtı, birlikte aşağıya indik. Alauwedi’ye tuvaleti sordum. Beni arka tarafa
götürdü. Her yer zifiri karanlıktı. Önümü göremiyordum. Kollarını her iki yana
açarak ‘’Nooooooo, problem’’ dedi. Anladım ki tuvalet her yerdi. Güldüm. ‘’Tamam’’
dedim. Bir süre sonra gözlerim karanlığa alışınca, etrafta yere çökmüş bir sürü
tuvaletini yapmakta olan insan olduğunu fark ettim.

Ön tarafa geçtim. Burnuma fırından yeni çıkmış pide kokusu geliyordu. Upuzun
pideden daha farklı ekmekler. Yemeklere baktım hepsi etli. Ekmek, biraz pilav,
yanına da iyi yıkandığından, hatta yıkanıp yıkanmadığından bile emin olamadığım
salatayı, çekine çekine alıp Alauwedi’yi buldum. Baktım etrafı kalabalık, ön
tarafta olduğumu işaret ederek geri döndüm. Bir yer bulup oturdum. Ekmekler çok
güzeldi, bir ekmek daha aldım, onu da yedim. Gözüm gökyüzüne takıldı. Yıldızlar
çok güzel görünüyordu; ışıl ışıl. Bir süre onları izledim, çölde olmanın
alışılmadık hissi yanı başımdaydı, tarifsizdi, ‘ilk’ti ve ben bunu çok sevmiştim.

O arada birlikte seyahat ettiğimizi fark ettiğim bir çocukla selamlaştık. Hiç
buraların insanlarına benzemiyordu, sanki Ural-Altay’lardan ya da Türkmenistan
taraflarından ya da Özbeklerden gelmiş biri gibiydi. Kısacası bizim çekik
gözlülerdendi. Ve belki de yeryüzüne, ‘yaşamın labirentine dağılmış savaşçı
ruhlardan’ biriydi. Ayaküstü sohbet etmeye başladık. Adının Ali Mansoor
olduğunu, Quetta’da yaşadığını, aşçı olduğunu öğrendim. Tavır ve davranışları,
görünümü ile diğerlerinden ayrılıyordu. Genetik mirasa inanan biri olarak
farklı biri olduğunu görür görmez anlamıştım. Telefonunu aldım. Quetta’da onu arayacaktım.

Tekrar otobüse bindik, müzik yine başladı, bu çalan müziği mutlaka almak istediğimi ve
ismini bilip bilmediğini sormaya çalıştım Alauwedi’ye. Ama nafile, beni anlamadı.
Bir süre sonra uyuyakalmışım. Alauwedi beni uyandırıncaya kadar her şey
güzeldi, uyanır uyanmaz ‘’Quetta’’ dedi. Saate baktım. Gece yarısı 03.00 suları.
Bu saatte otel bulmak çok zor olacak. Ne yapacağımı düşünedurayım Alauwedi yine
el kol hareketleriyle evine davet etti beni. Şöyle bir yüzüne baktım ve o an
karar verdim. Onunla birlikte evine gidecektim. Pakistanlıları tanımak için
bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Ali’ye hoşçakal derken Alauwedi’nin o
sırada arkası açık, motorlu genişçe bir taşıtı durdurduğunu gördüm. Hayatımda
ilk defa böyle bir taşıt görmüştüm. Adına ‘rikşa’ dediklerini o zaman öğrendim.
Rikşaya atlayıp yola koyulduk. Rikşa açıktı, kapıları yoktu, üst taraf bir
tenteyle kaplanmıştı ve hava çok soğuktu. Üşüyordum. Derken Alauwedi parmaklarıyla
bir şeyler saymaya başladı. Anladığım kadarıyla altı kızı vardı. Altıya kadar
sayıp ‘children’ dedi. Aklıma annelerini sormak geldi. Kafasını yukarı kaldırıp
yok anlamına gelen bir şey söyledi. Tekrar ve tekrar sordum. Endişelenmeye
başlamıştım, zira karısı olmayan bir adamın evine gidiyor olamazdım, bunu
tercih etmezdim.

Bir kere ok yaydan çıkmıştı ve gecenin bir yarısıydı, artık geri dönemezdim.

 

Previous:

Merhaba Pakistan

Next:

Canan Khan

You may also like

Post a new comment