Tapınaktaki Gündoğumu

21 Ağustos of 2011 by

Bodhgaya, Hindistan, 29 Ocak’07

Sabah gün doğmadan önce uyandım, ağaçla sözleştiğimiz üzere alacakaranlığın içinden tapınağa doğru yürüdüm. Dilenciler rutin işleriymişçesine yol kenarlarında oturmuş, her zamanki yaşamlarına uyanmışlardı. Onları bu saatte görünce önce şaşırdım, sonra sokakta uyumanın belki de gündoğumu ile uyanmak gibi bir
mecburiyet yaratabileceğini düşündüm ardından. Önlerinden geçip giderken bir yaşam biçiminin kenarından geçtiğimin de, bana verdikleri etkinin de, anlık buluşan yabansı bakışlarımızın da ayardındaydım…

Serindi hava biraz. Şalıma sarındım. Kendi benliğimin dostluğuna sığınırcasına sıkı sıkı sarıldım kendime. Tapınağın merdivenlerine ulaştığımda ayakkabılarımı çıkarıp çıkarmamak arasında bir an tereddüt yaşadım. Üşüyeceğimi biliyordum, yine de ayakkabıları çıkarmak tapınağa saygıydı ve bu saygısızlığı yapamayacak kadar da saygılıydım.

Çıplak ayak, basamaklardan indim ve doğruca ağacın yanına gittim. Gördüğüm
manzara hem şaşırmama hem sevinmeme neden olmuştu. Ağacın etrafında
meditasyon yapmakta olan insanlar vardı. Yerlerde, toprağın üzerine serilmiş
matların üzerinde ritüel olduğunu anladığım hareketleri yineleyen rahipleri gördüm ardından. Yalnız değildim. Burada bir yaşam vardı…

O yaşamın içine atarken adımlarımı, içime nedensiz bir sevinç doldu. Her yerin
insana verdiği etki farklıydı, insanlar farklıydı, yaşamlar farklıydı, zihin her ne kadar gördüğü bir etkinin, bir yaşamın, bir oluşun peşine takılsa da, onun içinde kalmaya olan eğilimini baskıyla devam ettirmeye çalışsa da öyle değildi işte. Atın dizginlerini ele almak gibi zihni de yönetmenin, eğitmenin mümkün olduğunu an be an fark ettiğimde insan doğası üzerine düşünmekten kendimi alamıyordum.

Oturdum ağaca yakın bir yere. İç sessizliğimi oluşturmak üzere konsantre olmak
için biraz zamana ihtiyacım vardı. Rahipleri izledim bir süre. Önce yere uzanıyor, sonra bacaklarının üzerine çömeliyor, sonra ayağa kalkıyor ve hiç ara vermeden aynı hareketi yineliyorlardı. Yönleri tapınağa doğruydu. Ortalık çok sessizdi. Sadece hafif bir rüzgârın ağacın yapraklarına dokunduğu anda çıkardığı o sesi duyuyordum. Gözlerimi kapattım ve kendi içime döndüm. Ve uzunca bir süre meditatif halde kaldım öylece…

Gözlerimi açtığımda gün aydınlanmıştı. Kendimi zinde hissettim. Her zaman
gündoğumlarında ne zaman kalksam kendimi zinde hissederdim. Bu hiç
değişmiyordu. Enerji gerçekten de gündoğumu ve günbatımında en yüksek haline erişiyordu. Bunu hissedebiliyordum. İyi ki gelmiş, iyi ki ağaca verdiğim sözü tutmuş, iyi ki uykuya yenilmemiştim.

Birlikte meditasyon yapmak ne güzel şeydi. İnsan hep bir ayna mı arar? Anlamlı
bir şey yapan bir başka birilerini görünce insan, o anlamın büyüdüğünü, pekiştiğini, katlandığını hissediyor. Burada kaldığım sürece her gündoğumunda burada olacağıma dair söz verdim kendime ve Bo ağacına da…

Kalktım ve tapınağın etrafını yürümeye başladım. Gerçekten de yüzlerce Tibetli vardı. Yürürken insanların dairesel bir şekilde yürüyüşleri dikkatimi çekti. O an anladım tapınağın etrafında dairesel yönde yürümeye imkân veren bir düzeneğin özellikle yapılmış olduğunu. Ve Tibetlileri daha yakından görebilmek adına tersten yürümeye başladım. Karşımda bana doğru gelmekte olan kadın ve erkekler geleneksel giysileriyle çok hoş bir duygunun içine girmeme neden olmuşlardı. Ve Dharamsala’da meditasyon kampıma katıldığım hocamı gördüm anlık. Yanıma geldi, güldü ve ‘Hey mis Turkey’ dedi. Omuzlarımdan tuttu ve ters döndürdü beni. Yürüyüşümün yanlış olduğunu, doğru yönü göstererek anlattı. Ona bunu özellikle yaptığımı anlatmaya gerek duymadım ve ‘peki’ deyip yürümeye devam ettim.

Bu sefer insanların arkası boyu yürüdüm. O sırada kucağında küçük bir çocuğu
taşıyan bir Tibetli kız çocuğunu görünce durdum ve fotoğrafladım onu. Yanağından bir kesme alıp yürümeye devam ettim.

Ve bilmiyorum kaç tur öylesine yürüdüm durdum. Tibetliler gibi yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm…

Previous:

Tibetliler Arasında

Next:

Budist Rahip Anan’ın Dünyası

You may also like

Post a new comment