Tatlı Su Dervişi ve Pangea

22 Ocak of 2011 by

Sallana sallana çölün içinden kıvrılarak akan eski ve süslü bir Pakistan otobüsünde tanıdım onu. Polis kontrol noktasında indirildiğimizde iki yabancı vardı odada. Biri ben biri de Özgür…

Bir karşılaşma; öngörülemeyen ve bilinmeyende. Şöyle bir süzdüm onu; uzun örülü sakalları, tepesinde topladığı topuz saçlarıyla sevimli sevimli gülüyordu. Hindistan’da yaşadığını öğrendim. Ara ara Pakistan ve İran karayolunu kullanarak Türkiye’ye girip çıktığını da…

İran’a kadar birlikte hareket ettik. Ayrılmadan önce kendisine ‘derviş’ dediğini öğrendim. Ve bir daha görüşmek dileği ile o yoluna gitti, ben kendi yoluma…

Aradan iki yıla yakın bir zaman geçti ve Olympos’ta tekrar görüştük; ‘Özgür Ruhların Sığınağı’nda…

Sakalları daha da uzamış, beyazlamış, gülümseme aynı. Yanından hiç ayırmadığı curası da onunlaydı. Olympos’un karanlık gökyüzünden ışık saçan yıldızlarının bol olduğu birkaç akşam dinledim onu. Gökyüzünden bir yıldız yakınıma düşmüş gibi geldi; dünyanın karanlığına inat kendi ışığını yakmış bir adam…

Bir zincirin halkası olmaktan açıldı söz ilk; insanları sistemin halkalarından biri yapan şeyin, aynı zamanda insanı sistemi var edenlerin yanı başında sistemi koruyanlara dönüştüren şeyle aynı olduğundan dem vurdu. Virüs gibi sisteme girip çıktığını, onu kullandığını, orda kalmadığını, yerinin belli olmadığını, bağlanmadığını ve bağımlılıklarının olmadığını söylerken izledim onu. Bir evi olmadığını söylerken, “dünya benim evim” derken. Ve ekledi; “kendimi onun küçücük bir noktasına hapsedemem.”

Eğer bir gezginsen gezginsindir. Değilsen değilsindir. Bunun bir ortası yok, bir kenarı. Ruhun ya tüm bağlardan özgürleşmeye giden bir yolda yürümektedir ya da kendini daha çok bağlamaya giden bir yolda. İkisi de bir diğerinin zıddıdır. Mıknatısın iki ucu gibi birbirini iter. Her iki yolda da aynı anda gidilemez. Aslında karmaşa yok; iki seçenek var her zaman; ya evet ya hayır…

Fazla iyimser olmak insanı hayal kırıklığına uğratır, kötümser olursan da umutsuz kalırsın. Ortası var; iyimserlikte kötümserlikte orta yol değildir.

Ve şüphesiz özgür bir yolda yürüyor; bu yol onun inançlarının, düşünce ve ideallerinin birebir uyuştuğu bir yoldur, belki arada yolunda gitmeyen şeyler de çıkıyordur kim bilir; her bilinç düzeyinin sorumlulukları ve dersleri farklıdır ve bilgi ve deneyimin yoldaşlığı her bireyde değişir ne de olsa.

Birlikte bir dere kenarında, Olympos’un insanı hep şaşırtan, şaşırtmaya devam eden doğasında bir gece saatlerce oturduk. Issız ve yıldızlı bir akşamda… Ayaklarım derenin içinde olduğu halde sessizce oturuyorum. Uzunca bir sürenin ardından bir ses duydum. Özgür kâh taşların üstünde sekiyor, kâh ayaklarıyla suyun içinde oynuyordu. Suyun akışına çizdiği dairesel hareketlerle birlikte elleriyle katılıyor, bütün vücudu dereyle birlikte akıyordu. Derken fısıltı halinde ‘tatlı su dervişi’ dediğini duydum. Ardından ekledi; tatlı suyu denizlerden daha çok sevdiğini ve Engin Yüce’nin ona bu yüzden ‘tatlı su dervişi’ dediğini.

Olympos’ta tanıdığım çıkınını, bohçasını alıp yollara düşmüş bir başka uzun saçlı kadim dost Fırat Ergüven’in kaleme aldığı bir dize Tatlı Su dervişini pek güzel anlatıyor;

‘Su dervişinin suya olan aşkı

Tebessümlü büyüyen çemberlerle dansı

Ruhu dinginleştiren müzik mırıltısı…

Olympos çayı kenarında kurbağaların keseleri de

Cırcır böceklerinin düdükleriyle müziğe eşlik eden doğal enstrümanlar

Sakin, dingin, evrensel bir o kadar da kişisel müzik

Aşılan yolların sonunda Zeus’un kanatları altında elindeki yıldırımların aydınlığı

Cennetin dünyadaki aynası…’

Özgür’ün bir de müzik grubu var. Santur’da Mete, ud ve gitarda Koray, Bendir’de Serhan.* Grubun adı ‘Pangea’ ve anlamı da; dünyanın kıtalara ayrılmadan önceki hali…

Grubun çok özgün bir tarafı da var; her zaman doğaçlama çalıyorlar, bir enstrüman diğerini dinliyor, biri diğerini gözlüyor ve ortaya ne çıkacağını kimse bilmiyor. Santur’u ben ilk defa duydum ve çok sevdim, ona ‘piyanonun babası’ diyorlar. Mete Santur’la başladığında rüzgâr da rüzgârgüllerine çarpıp ona eşlik etti, ardından Koray gitarının telleriyle dokuduğu bir ezgiyle müziğe daldı, Serhan kendinden geçmiş bir halde sanki kucakladığı Bendir’i aracılığıyla coşkusunu ortaya serdi, Tatlı Su dervişi Cura’sını dokurken her birimiz hem orda hem değildik…

Her notanın bir hikâyesi vardır, o hikâye o notanın o an oluşturduğu bir şeydir aynı zamanda. Ve hikâyeleri, müzikler her zaman daha bir başka anlatır. Pangea da bu anlatışı farklı kılan ve zevkli kılan bir grup olarak hep aklımda kalacak…

Ve böylece Olympos bir güzel geceyi daha koynuna aldı ve zamanda bir ‘hoş seda’ bırakarak…

03.07.2009, Olympos

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Barış

Next:

Kam İnancı: ‘Sonsuzluğa kadar yegâne yaşayacak olan inanç’

You may also like

Post a new comment