Tebriz Yollarında

20 Eylül of 2011 by

19 Şubat’07, Şiraz, İran

Tahran’dan ayrılıp Tebriz’e doğru yol alırken, yolculuğumun ilk başlangıç ve aynı anda da bitiş noktasına doğru yol alıyordum. Türkiye sınırlarından çıkarken hissettiğim heyecan, bilinmeze doğru gidişin verdiği yabansı his ile birlikte geride bıraktıklarım için duyduğum burukluk hepsi birden içimdeydi…

Şimdi ise garipti. Bilinmez olan bilinene dönüşürken, geçip gittiğim yerlerin her defasında farklı ayrıntılarla dolu olduğunu anlıyordum. Hiçbir şey aynı kalmıyordu; insanın bakışıyla birlikte o da değişiyordu. Nereye baktığıyla doğrudan değişiyordu. O bakış ise kendini her seferinde yeniliyordu. İsfahan’a ve Tebriz’e, tekrar geldiğim yerlere, Belucistan’a, Pakistan’a, Hindistan’a bakışımın değiştiği gibi. Sanki şekilsiz, ne olduğu belirsiz bir duygu her defasında yeniden şekilleniyor gibiydi. Oluşan, ortaya çıkana benim koyduğum katkı bakışımdı, birikimlerimdi, bana ait olmayanların verdiği hisle birlikte zaten içimde olanların su yüzüne çıkışıydı. Bu ekmek yapmaya benziyordu sanki. Ekmeğin tadı her seferinde değişiyordu. Önemli olan önyargılı olmamak, açık olmak ve kendini yaşamın akışına bırakabilmekti. Yine de her ne kadar önyargılı olmasa da insan, bakıp da gördüğünü, görüp de bildiğini sanıyordu. Oysa bütünü görmek o kadar da kolay değildi, ama imkânsız da değildi. Yine de her şeye rağmen anlayış, su üstüne çıkıyordu; neyi, neden yaşadığımıza doğru derinleşerek kendi mecrasına doğru akıyordu işte!

Ben bunları düşünürken, polis kontrol noktasında durdurulduk. Herkes aşağıya indi. Bagajlardan çantaların alınması söylendi. Buna bir anlam verememiştim ama yapacak bir şey yoktu. Sırt çantamı aldım ve bir kenarda, herkes gibi beklemeye başladım. Otobüs nereye gittiğini anlayamadığım bir şekilde ayrıldığında yanımızdan, acaba ne kadar bekleriz diye düşünmeden edemedim. Üşüyordum, hava hem soğuktu hem de böylesi indirilmek rahatsız ediciydi. Yarım saatten fazla bekledik, o arada yanımdakilerden yolcu otobüslerinin içlerinin arandığını öğrendim. Herhangi bir kaçakçılık veya uyuşturucu taşıma olasılığına karşı belli aralıklarla aranıyorlardı. Garipti. Hem polis kontrol noktaları çok fazlaydı hem de güvensizlik had safhadaydı.

Tebriz’de otogarda indiğimde hava buz gibi soğuktu. Kar, bembeyaz örtüsüyle her yeri kapamıştı. Süheylalara gitmek istiyordum. Bir taksi çevirmeden evvel not defterimi bulmam gerekti. Ardından taksilerin olduğu bölüme doğru yürümeye koyuldum. Beni görünce harekete geçen şoföre sırt çantamı uzattım ve geçip içeriye oturdum. Nereye gideceğime dair doğrudan uzattığım adrese şöyle bir baktı ve bilgilerin eksik olduğunu söyledi. Telefon açmayı önerdim. Kendi telefonundan numarayı çevirdi. Karşıdaki ses adama her ne söylediyse, gülerek kapadılar telefonu. Arkasını bana doğru döndüğünde Türkçe konuşuyordu. Anladığım o ki, Azeri Türkü’ydü…

Yol boyu konuştuk. Hapisten yeni çıktığını, Azeri Türklerinin özgürlükleri için verdiği mücadele nedeniyle içeriye girdiğini söyledi. Dillerini, basın ve yayın haklarını, kültür ve yaşam biçimlerini korumak ve yaşamak istediklerini ama üzerlerindeki baskının ağırlığı nedeniyle bunun için mücadele edenlerin sayısının günden güne azaldığını anlatırken hem üzgün hem de öfkeliydi.

İyi bir adamdı. Ben Farsi değilim diyordu. Dilim Arapça ya da Farsça değil Türkçe diyordu. Doğruydu. Haklıydı…

Süheylaların sokağına girdiğimizde aynı sokağı bu kez karlar altında görmekten çok mutlu olmuştum. Tebriz’i şimdi de karlı haliyle hissedecektim. İçimde bir heyecan vardı. Ayrılırken dostluklarını, sevgilerini ve misafirperverliklerini esirgemeyen bu insanları tekrar görmek tarifsiz bir duygunun kucağına getirip beni bırakmıştı…

 

Previous:

Hepimiz Akrabayız

Next:

Konuk Olmanın Ötesi

You may also like

Post a new comment