Teflon

27 Kasım of 2010 by

Gece karanlığında arabamın tam önüne konan baykuşu görünce güldüm.”Ne arıyorsun sen burada?” “Ben hep buralardayım asıl sen ne arıyorsun burada? Tabelaların şaşırttığı alelâde bir yolcu musun? Yoksa sen mi tabelaları şaşırttın?” dedi. “Gezemediğim zamanlarda bile ruhum bedenimde geziyordu zaten” dedim. Uçtu.

Çatal yol ayrımında kalbim sola mantığım sağa dön dedi. Bu defa mantığıma yenik düştüm. Tabii ki çok sürmeyecekti. Mecburi istikametten sapıp neyi okuyacaksa okuyamadığı için en yüksek bedelden ceza kesen OGS gişelerinden çıktıktan sonra gecenin karanlığının denizin nemli kokusunun burnuma dolmasına engel olamadığı Kandıra yolundaydım artık.

Kefken’e devam eden yol üzerinde küçücük bir tabelaydı Kerpe. Dar, yol çizgisi bile olmayan, kenarı ağaçlıklı bir yoldan kısa bir mesafe sonra ulaştığım bir Karadeniz sahil beldesi.

Ayaklarım, bütün gün güneşin kızdırıcı etkisinden nasibini almış denizin ılık suları ile buluştuğunda çoktan kararımı vermiştim bile: Gece denize girecektim. Çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç hepsi denizde zaten. Buranın da olayı bu. Su o kadar temiz ve o kadar “git git buranda” bir derinlikte ki çoğu pis sahillerde gündüz bile ayağıma ne değdi diye irkilirken insan; burada evindeki küvetten daha güvende.

‘Aynı suda iki kez yıkanılmaz’mış bunu duymuştum; ama bir su aynı ‘sen’i de iki defa yıkayamazmış. Bunu öğrendim o gece. Bundan önce gündüz gözüyle girdiğim deniz geceleyin daha bir muhabbetle karşıladı bu seferki ‘ben’i: “Bekliyordum seni, o günbatımından beri.”

Deniz kenarında gece denize girilirse ‘denizden babam çıksa yerim’ de denir. Güveçte karides nefis, sohbetli sunumu da cabası. Tatilcilere alışmış, kanıksamış, hatta doymuş güney sahili insanlarından bir farkı var burasının. Sen gelmesen de biz nasıl olsa para kazanıyoruz zaten bakışı yok burada garsonlarda ve iş yeri sahiplerinde. Henüz misafirperverlikle paraperverliğin yerini değiştirmemişler.

“Anne n’olur bi çizgi film daha izleyip yatacağım” der ya çocuklar; n’olur bir kere daha gireyim denize öyle ayrılayım buradan.

Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan iki şehirden biri olan İzmit; Marmara’sında şilepleri, Karadeniz’inde insanları yüzdürürken, ben ayrılıyorum ondan.

Sonrası otobanlar cadde, karayolları sokak, şehirler mahalle, mahalleler ev olarak küçülüyor gözümde. Ta ki gecenin karanlığında bir baykuşa rastlayana kadar.

“Neyse, OGS cihazını en sonunda okutmayı başardım,” diyorum. “Hayat da otoban gibidir,” diyor. “Yanlış giriş ve çıkışları kullananlar cezayı en yüksek bedelden öderler.”

Bir dahakine tüm koltukları teflonla kaplatalım madem, oturanlar yapışamasınlar bu defa.

(Yol boyunca çalan: “Bir sürüye katamadım ben beni.”)

Previous:

Sezen Aksu

Next:

Van Kalesi, MS 2010

You may also like

Post a new comment