Tibet Çadırı

23 Ağustos of 2011 by

Bodhgaya, Hindistan 29 Ocak’07

Manastırdan çıktık ve Anan beni önce öğle yemeği için geleneksel yemekler yapan bir Tibet çadırına götürdü. Arka sokaklardan, kirlenmiş giysileriyle dolanan insanların arasından, bol çamurlu yollardan geçtik; manastırların hemen arkasındaki yaşamı gördüm ardından; normal günlük yaşamı…

Büyükçe birbirine yakın konumlandırılmış çadırların olduğu bir yerde durduk. Anan içlerinden birine yöneldiğinde onu takipteydim. Çadırın girişini açmak üzere örtüyü kaldırdığında, içinde Tibet işlemelerinin, objelerinin, renk ve desenlerinin içine açılan bir dünya ile karşılaşıverdim. Çadırın içine girerken aynı anda da sembolik olarak Tibet dünyasının içine girmiş gibi hissetmiştim. Ve gördüklerimin bizim motiflerimizle ne kadar benzeştiğini fark ettiğimde Tibet ve Türk kültürleri arasındaki Şamanî benzerliklerin de muhabbetle farkına vardım tekrar ve tekrar. Biz aynıydık, bunu adım gibi biliyordum. İlksel insan aynıydı. Değişen şey kendi özümüzden bıraktıklarımızdı, üzerimize bol gelen, dar gelen, uymayan şeyleri almış olmaktı. Doğamıza uymayan ne varsa kültürlerimizin üstünü örten de onlardı!

İçeri girip divanlardan birine oturduk. Kendimi evimdeymişim gibi hissetmiştim. İçimde sıcak, sıcacık bir duygu nabız gibi atıyordu. Öyle sevinmiş, öyle mutlu olmuştum ki burada saatlerce kalabilirdim. Anan’a hissettiklerimi söylediğimde bir gün gelip o da bizim oraları görmek istediğini söyledi. İçimden bize ait bir şey kaldıysa dedim, kaldıysa!

Kendine yabancılaşma Türk toplumunda öyle tırmanmıştı ki, ona bunlardan bahsetmedim. Muhabbeti bölmedim, konuyu değiştirmek istemedim ve yanımıza gelen bir rahiple selamlaştık akabinde. Anan’ın rahip arkadaşlarından biriydi. Güler yüzlü ve sempatik bir adamdı. Oturdu, tanıştık. O sırada ellerimin bazı yerlerinde bulunan cilt sorunlarımla ilgilenip elimi elinin içine aldı ve Anan’a bir şeyler söyledi ve kalkıp gitti. Bir süre sonra döndüğünde elinde bir krem ve başka bir ilaçla geri döndü. İlaçları bana uzattı ve onları kullanmamı istedi. Şaşırmıştım. Benim için gidip ilaç alıp gelmişti. Bu çok güzel, çok inceydi. İçtenlikle teşekkür ettim ve aldım ilaçları…

Yemekleri Anan sipariş etmişti. Yanımıza gelen Tibetli çocuk sevimli haliyle siparişleri alırken Anan beni tanıştırmayı da ihmal etmedi. Çok dost, çok güler yüzlü ve sıcaktılar; insandılar. İyice yerleştim koltuğa ve bu an için göklere teşekkür ettim. İyi ki buradaydım, iyi ki yola çıkmıştım, iyi ki içimdeki sesi ne olursa olsun dinlemiştim. İşte yine değişik bir yerdeydim; bir çadırdaydım, sıcacık, dost bir yerde…

Yemekler geldiğinde muhabbetle yedik, Anan’ın ve diğer rahibin çubuk kullanışlarına takıldı gözlerim. Ben de onları izleyerek kullanmaya çalışıyor ama beceremiyordum. Halime çok güldüm. Denemekten aç kalacağım dünden belli olmuştu. O günün hatırasına o çubuklardan bir çiftini aldım. Yemekten sonra Anan beni Tayland manastırına götürmek istediğini söyledi. Yürüyerek büyük bir köprüden geçtik. Yol boyu, yerleşimin gitgide dışına çıktık. En sonunda manastır göründüğünde akşam olmak üzereydi. Önce minik kulübeler gördüm. Anan, bana rahiplerin kullanımına verilen odalar olduğunu söyledi. Bir su birikintisinde öylece duran lotus çiçeklerini fark ettim sonra ve ardından bahçede duran Buda heykelini. Manastıra adımımı attığımdaysa etrafta birçok rahip gördüm. Hepsiyle tek tek tanıştım. İçlerinden biri farklıydı. Bir kadındı ve yabancıydı. Anan, bana rahiplere İngilizce dersi veren bir öğretmen olduğunu söyledi. O sırada yemek vaktiydi ve dışarıda kurulan bir masaya özenle yemekler yerleştiriliyordu.

 

Previous:

Budist Rahip Anan’ın Dünyası

Next:

İçimdeki Buda

You may also like

Post a new comment