Toroslar… Boğa Dağları… Beydağları

25 Ocak of 2011 by

Derler ki; genç, kara yağız, yakışıklı mı yakışıklı bir çoban varmış. Bütün yaşıtları gönlünü kaptıracak, yüreğini hoplatacak, gelinlik çağına gelmiş dengi kızları bulup kırk gün kırk gece düğün yapıp yuvasını kurar, mutlu bir şekilde yaşarmış. Ancak bizim kara yağız çobanın yüreğini hoplatan, gönlünü çalan bir kız bir türlü çıkmamış karşısına.

Annesi, babası çok üzülürmüş oğullarının bu haline. Onlarda her anne baba gibi çocukları dünya evine girsin, kucaklarına torunlarını versin, onları öpe okşaya yaşlılıklarının tadını çıkartsınlar isterlermiş ama nafile. Oğulları kimseyi beğenmez,  kimseyi kendine yar diye seçmezmiş.

Oğlanda yurdunun en iyi çobanıymış. Kavalını bir üflermiş, bütün sürü yola dizilirmiş. Kavalıyla yaptırırmış her isteğini sürüsüne. Yine bir gün sürüsü otlarken oturmuş bir taşın üstüne, gözleri dalmışken uzaklara derin bir of çekip, ellerini semaya kaldırmış;

– Tanrım çıkart karşıma artık yıllardır beklediğim güzeli diye yakarmış.

Tanrının bu üzüntüsüne, yalvarışına dayanamayıp ona bir güzel kız göndereceğini düşünürken, karşısına ak saçlı, aksakallı elinde asasıyla yaşlı bir dede çıkagelmiş. Çoban şaşırmış. Nerden çıktı bu dede diye düşünürken,  dede güler yüzüyle bakmış, bakmış delikanlının zavallı haline demiş ki;

– Ah oğul, sen yanlış yerde arıyorsun gelinini, sevdalını. Seni sevdalara salacak güzel çok uzaklarda, Bey’in dağlarında, Beydağlarında. Yarın de orda, sürün de orda beyin dağlarında, Beydağlarında. Orda öyle bir güzel var ki, gördüğünde yüreğin kayıp gidecek o anda. Orda öyle bir sürü var ki. Dillere destan, dünyanın en iyi boğalarından, sığırlarından alınmış döller, öyle büyük bir sürü ki kimse başıyla sonunu aynı anda görememiş bu güne dek. Sana böyle bir sürü yakışır.  Var git buralardan, düş yollara. Var git Beydağlarına.

Çoban sende kimsin, nerden çıktın diye soracakken kaybolmuş ak saçlı, aksakallı dede. Çobanın kafasında başlamış sorular koşturmaya. Ya dediği doğruysa, ya gelinim ordaysa, ya sürüm ordaysa, ya …?, Ya… ? Sorular bitmiyor bir türlü. Annesine, babasına anlatmış olanları. Anne, baba hiç ister mi çocuklarının gitmesini? İstemez ya, oğlana da laf geçiremezler.  Sonunda annesini, babasını gözü yaşlı geride bırakıp düşer yollara.

Dağlar, koca dağlar aşmış, duymuş ki buraların çok iyi yürekli bir beyi varmış, bu beyinde aynı aksakallı dedenin anlattığı gibi bir sürüsü. Bey de sürüsüne çoban ararmış, anlı şanlı sürüsüne layık bir çoban. Baş çobanı artık çok yaşlanmış, onun yerine geçebilecek, bütün sürüsünü idare edebilecek bir çoban. Koca sürüyü sığırtmaçlarla idare etmesi mümkün değil. Nice çobanlar varmış kapısına baş çoban olmak hayaliyle ama bey bir türlü beğenmemiş kimseleri.

Bizim genç çoban da varmış beyin kapısına, kâhyalar sınamışlar, bakmışlar, beğenmişler, bey de beğenmiş, işe almışlar. Genç, kara yağız çoban başlamış sürüyü gütmeye. Güderken de aksakallı dedenin dediği sürü bu sürüden başkası olamaz. O zaman sevdamda, gelinim de buradadır diye düşünürmüş. Gözlerini dört açmış genç kızların içinden yâri olacak güzeli aramaya başlamış. O yana bakıyor yok. Bu yana bakıyor yok. O böyle aranıp dururken nice düğünler olmuş, nice sevdalılar birbirine kavuşmuş. Bey de öyle bey ki, düğünleri kendi yapıyor kırk gün kırk gece sürüyor. Sevdalılara, ev veriyor dayalı döşeli. Hem iyi yürekli hem de akıllı bir bey bu bey. İstiyor ki obasında herkes mutlu, herkesin keyfi yerinde olsun. Etrafında mutsuz, yoksul olsun istemiyor. Mutlu insanların ancak çalışkan, verimli olacağını, tok insanın hırsızlık yapmayacağını, birbirleriyle iyi geçineceklerini böylece obasında kavga-dövüş olmayacağını iyi biliyor. Akıllı dedik ya…

Genç çoban beyini çok sevdi, kapısına kul oldu. Beyin sürüsünü kendi sürüsü belledi. Gözünden kıymetli bildi. Beyi de onu çok sevdi. Dağlara beyden sonra onun hükmü geçer oldu. Gündüzler gecelere, mevsimler mevsimlere, yıllar yıllara devroldu. Genç çoban dağlara, tepelere, ağaçlara, kuşlara sorar oldu.

– Ey dağlar, nerde benim gelinim? Ey kuşlar nerde benim sevdam? Ey ağaçlar siz deyin nerde benim yârim?

Soruları sordukça dağlar titriyor, kuşlar susuyor, ağaçlar dallarını büküyor. Genç çoban daha da bağırıyor, haykırıyor “Nerde benim gelinim?” Diye ama yok, yok. Kimi zaman sürüyü unutuyor, düşüyor yollara. Olacak iş mi bu, sürüyü unutmak. Bey ona güvenmişken böylesine. Kâhyalar fark ederler durumu varıp beye anlatırlar halini çobanın. Derler ki;

– Beyimiz bir şeyler olmuş çobana. Sürüyü unutur aklı fikri sevdada.

Bey güler der ki;

– Ne olmuş sevdalandıysa. Tez elden düğün dernek kurulsun, o da kavuşsun yârine.

Kime sevdalandıysa varın gidin isteyin.

– Öyle değil beyimiz

Bey sinirlenir.

– Nedir bana demediğiniz, söyleyin ağalar.

– Beyim, bu çoban dağlara, taşlara, nehirlere, derelere vurgun. Her gün onlarla konuşur. Onlara sorar her daim – Nerde benim yavuklum, nerde benim güzelim?

– Benim obamda, dağlarımda bu çobanın sevdalanacağı bir güzel yok muymuş?

– Yokmuş.

Bey şaşırmıştı ne diyeceğini, ne eyleyeceğini bilemedi. O güne kadar gördüğü en iyi çobandı bu oğlan. Nasıl eder, ne yapar da bu oğlanın derdine bir çare bulurdu.

Günler günlere, yeşil sarıya, sarı kırmızıya, beyaz karaya, kara güneşe dönüştü defalarca. Çobanın derdi hiç bitmedi. Gözü hiçbir şeyi görmez,  halinden herkes korkar oldu. Deli olmuştu artık çoban. Bey kaygılanmaya başladı bu durumdan. Bu deli çoban ya sürünün başına bir hal getirirse, ya unutup ta sürüyü kurda kuşa kaptırırsa diye. Bey, deli çobanın peşine adamlar taktı. Sürüsüne bir hal gelmesin, çoban da kendine bir iş eylemesin istedi. An be an takip ettiler deli çobanı, an be an anlattılar beye her ne yaptıysa. Bey, beyliğine kızar oldu. Bir çobanın derdine derman bulamadı diye. Böyle beylik mi olurdu? Çoban gün geçtikçe soldu eridi, o eridikçe bey üzüldü.

Sessiz sedasız gezer oldu günlerce, dağlarda, tepelerde. Bir gün, bir ses duydu.  Ormanlar, nehirler, rüzgârlar, kuşlar, denizler bir olmuştu, bir tek ses olmuş uğulduyordu. Çoban etrafına bakındı, bu ses çok eskilerden geliyordu, bin yıllar öncesinden. Denize baktı. Dalgaların arsında bir görünen bir kaybolan bir güzel gördü. Güzel ki uzun siyah saçlı, beyaz tenli, uzun bedenli, balık gibi. Köpüren dalgalarla ortaya bir çıkıp, bir kayboluyor, bir kayalıkların üzerine uzanıyordu. Bir ‘su perisi’, ‘denizkızı’ydı, bir ‘hayal’di bu güzel. Çoban onu gözden kaçırmamak için kayadan kayaya, dağdan dağa atlıyor, koşuyor, koşuyordu. Ne o bildi ne kadar koştu, ne dalgalar. Denizkızı uzaklaşıp, ufukta kaybolana dek koştu, soluksuz kaldı. Yine aynı sesi duydu o bin yıllar öncesinden gelen sesi. Her yer ışık içindeydi. Çobanın gözleri kamaştı. Bakamaz oldu hiçbir yöne. Sonra her şey duruldu. Sustu. Çobanın gözleri ufukta gezindi. Ne bir dalga, ne bir ses, hiç ama hiçbir şey yoktu denizkızından yana. Çoban kayıp, uçup peşinden gitmek istedi o hayalin ama sürü ne olacaktı. Dünyada bir eşi, benzeri olmayan bu sürüye kıyılır mıydı? Beyine ne derdi? Bey ki onu sever, kollar, beylerin hası, en iyi yüreklisi. Ne yapardı, ne ederdi? Yıllardır beklediği görünmüştü artık. Yüreği kaymış, gönlü dolmuştu. Kaybetmek olmazdı. Gelini oradaydı, ufuktaydı.

– Tanrım, duramam artık buralarda. Bana yol göster. Sen yolumu açarsın ancak benim. Gelinim orada. Bin yıldır beklediğim güzel orada. Ama bu sürü var ya bu sürü. İstemem bir şey olsun bu güzel sürüye. Kurtlardan, kuşlardan korunsun beyimin sürüsü.

Döndü sürüsüne baktı içini çekti, yalvararak seslendi.

– Güzel sürüm, haydi çömün, çömelin.

Bir ışık yayıldı sürünün üstüne. İnekler, boğalar önce birbirine yaklaştılar sonra çömeldiler, iyice toprağa yanaştılar. Uzun bir sıra oldular,  deniz boyunca uzanan kayalar, dağlar gibi oldular.

Çobanı kayaların, ağaçların ardına gizlenip izleyenler şaşıp kaldılar bu işe. Koşup beye haber verdiler olan biteni. Bey şaştı kaldı olan bitene. Dedi ki;

– Bu çoban uludur. Ermiştir. Ona çobanlık yakışmaz. O artık bir beydir. Teke bölgesinin artık iki beyi vardır. Varın getirin buraya. Düğün dernek kurun, 40 gün 40 gece çalsın davullar.

Tez elden düğün başlamış. 40 gün yenilmiş içilmiş. Davullar, zurnalar çalmış. Obanın en güzel çadırına kuş tüyünden döşekler, yastıklar, yorganlar serilmiş. Bey çobana demiş ki;

– Haydi git getir gelinini,. Bu düğün benim en şanlı düğünümdür. Getir gel sevdalandığın güzeli. Artık sende bir beysin. Çobanlık senin işin değil bundan böyle.

Çoban bilemedi ne desin, ne yapsın. Derya da kaybolur gider bu güzel, dokunamam, saramam. Kaybolup gidiyor ben ne eylesem. Dese olmaz. Demese olmaz. Bey de ısrar ediyor.

– Haydi git. Getir gelinini.

Çoban yârine bir türlü dokunamadığına, saramadığına mı yansın,  40 gündür boş yere çalınan davul zurnaya mı? Bir yanda bey ısrar ediyor gidip gelinini getir diye. İçini çekerek kalkar gider sürüsünün yanına. En tepeye çıkar bakar ufka doğru gözünde yaşlarla. Ne gelen vardır ne giden. Gözyaşları dolar taşar pınarlarından. Yere çöker, sırtüstü yatar. Tanrısına bir kere daha yalvarır. Ve öyle içten yalvarır ki Tanrı dileğini yerine getirir. Sürüsüyle birlikte taşlaşıp kalır orada.

Bugün Teke Yarımadası boyunca sıralanan o dağlar aslında, taşlaşan o çobanla, sürüsüdür derler. Tekrar bir gün canlanır mı bilinmez ama o çobana ve sürüsüne öyle çok üzülmüş ki obadakiler, ah etmişler o vefasız geline. Derler ki;  Öyle içten ah etmişler ki, tutmuş ahları. Adı Venüs mü, Afrodit mi neymiş, herkesle gönül eylemiş, herkesin koynuna girmiş, ama bir türlü mutlu olamamış. Çobandan gayri herkese yar olmuş ama kimse gelin diye almamış onu köyüne, obasına, sarayına. Ama bugün bile ona özenen kadınlar varmış.

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Dünyanın ilk kayıtlı – belgeli hayırseveri: Opramoas

Next:

Antalyalı Anıtını İstiyor

You may also like

Post a new comment