Trabzon – Hopa – Sarp

08 Ocak of 2011 by

Beşikdüzü – Vakfıkebir – Çarşıbaşı – Yaros Feneri – Akçaabat – Akçakale’den sonra Trabzon’a varınca çektiğimiz balıkçı barınaklarında bulunan çakarların dışında Trabzon Kalesi’ne çıktık. Nefis bir manzara ile karşılaştık. Atatürk’ün kaldığı tarihi köşkü ziyaret etmeden yapamazdık. Adeta büyülendik. Herkesin görmesi gereken muhteşem bir yapı.

Yolda yol tarifi sürerken bizi ağırlayan market sahibi Sayim Güneş’e de buradan KOCAMAN teşekkürler. O kadar yüksekte ki köşk çık çık bitmiyor ve de yolda maalesef hemen hiç tabelaya rastlayamıyorsunuz! Biz de yöreyi iyi bileceğini düşündüğümüz bir markete yol sorduk, onlar da bize yardımcı olmak için yanımıza bir de oraları çok iyi bilen bir lise öğrencisi verdiler. Beraber sohbet ederek yukarı köşke vardığımızda gerçekten hayran kaldım.

Soğuksu Semti’nde küçük bir çam korusu içinde yer alır. 20. yüzyılın hemen başında yaptırılmış 1923’den sonra hazineye kalmıştır. Büyük Önder Atatürk 1934 ve 1937 yıllarındaki Trabzon ziyaretlerinde bu köşkte konuk edilmiştir. O’nun ölümünden sonra Trabzon Belediyesi tarafından o dönemde kullanılan eşyalarla dekore edilerek Atatürk müzesi olarak ziyarete açılmıştır. İçi de dışı gibi mükemmel bir bina, mükemmel bir manzara. Trabzon’un en yüksek tepesinden asil bir duruşla selamlıyor Trabzon’u ve Trabzonluları.

Avrupa mimari tarzında inşa edilen köşk üç + yarım katlı taş bir yapıdır. Dışta ki taşkın saçaklarda ahşap, içte, tavanlarda alçı süslemelere yer verilmiştir. Ulu önderimiz 1937 yılında vasiyetnamesinin bir bölümünü bu konakta yazmıştır. Günümüzde müze olarak paylaşılan Atatürk köşkü yerli ve yabancı konuklarca ziyaret edilmekte ve kent turizminde önemli rol oynamaktadır.

‘Bir yanı denizle, bir yanı dağla çevrili kentin yükseklerinde, bütün bir yaz, bir büyük aşkı harmanlayan yayla şenliği yaşanır. Kadırga’da, Sis Dağı’nda, Honefter’de, Karapkal’da, Izmiks’te, Şolma’da… Yurdun dört bir yanından, yurt dışından binlerce Karadenizli gökyüzünü tutan bulutların altında, kadın – erkek el ele tutuşarak bir büyük horonun halkasını oluşturur. En güzel giysilerini giymiş genç kızlar, kemençenin kıvrak sesinde, yarına yolculuğa çıkar.’ Derler.

Trabzon’a gidip de Yaylaları, Uzungöl’ü ve de Sümela Manastırı’nı göremeden projem bitti ya en çok ona yanıyorum. Ama eğer oralara gitseydim çekimlerim bitmeyecekti sürem bittiğinde, iki haftalık bir zamanım vardı ve de 4 bin kilometre yol yapmam gerekiyordu. Mecburen bazı yerleri daha sonra gitmek üzere günceme kırmızı yazılarla not aldım.

Yolumuza Yomra’dan devam ettik. Arsin – Araklı – Sürmene – Of – İyidere – Rize’de çekimlerimizi tamamlayıp Çayeli’ne vardık. Bizi Çayeli Hizmet İçi Eğitim Enstitüsü’nde ağırlayan Çayeli Belediye Başkanı ve Belediye Başkan Yardımcısı Mustafa Baltacı’ya ve akşam yemeğinden sonra gece çekimi için gittiğimiz Sarı Köşk sahiplerine de konuk severliklerinden dolayı KOCAMAN teşekkürler.

Belediye Başkan Yardımcısı, çalıştığım okul olan Selimpaşa Lisesi’nin müdür yardımcısı Mehmet Turan Bey’in sınıf arkadaşı olduğundan yola çıkmadan Mehmet Bey’le rotamı düzenlerken mutlaka uğramam gerektiğini söyledi. Ramazan olması dolayısıyla Çayeli Dernekler Federasyonu (ÇAYDEF) ve Çayeli Gençlik Derneği tarafından ortaklaşa iftar programı düzenlenmiş.

İftar yemeğine, Çayeli Kaymakamı Mehmet Aktaş, Çayeli Belediye Başkanı Rıza Çakır, ÇAYDEF Başkanı Yılmaz Hüsrev, Çayeli Milli Eğitim Müdürü Bayram Bakır, Çayeli Belediye Başkan Yardımcısı Mustafa Baltacı, Çayeli Gençlik Derneği Başkanı Vatan Karakaş, siyasi parti başkanları, sivil toplum örgütü temsilcileri, çok sayıda genç ve vatandaşlar da katıldı. Biz de denk geldiğimizden bizi de konuk ettiler. Karadenizlilerin birlik, beraberlik ve dayanışmalarına hayran kaldım. Kentleri ve bölgeleri için inanılmaz güzel şeyler yapıyorlar bir araya gelip. Sanatçılar, işadamları ve o yöreden çıkan yükseköğrenim görmüş görmemiş herkes bir şekilde kentine vefa borcunu ödemek için bir araya geliyor. Her şeyi devletten beklemeyen Karadenizlileri bu konuda da takdir ettim doğrusu.

Çayeli de çok enteresan bir samimiyet içinde kentin tüm mülki amirlerinin (Kaymakam – Belediye Başkanı ve Yardımcısı – Emniyet Müdürü – Savcı – İlçe Milli Eğitim Müdürü – Gençlik Spor Müdürü ) en alt birimde ki bir kişisi ile (çaycı -temizlikçi v.s.) birlikte yemek yediklerini ve maç izlediklerine tanık oldum. O kadar sıcak ve samimi bir dostluk vardı ki şaşkınlık içinde kaldım. Bu samimiyeti ve sıcaklığı nasıl sağladıklarını sorduğumda; “Bizler çoğumuz birlikte büyüdük, ne yani makam sahibi olduk diye arkadaşlarımızla aynı masaya oturmayacak mıyız?” dediler. Bizimle bile sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi sıcak sohbet ettiler tüm mülki amirler.

Çayeli gece ve gündüz çekimlerinden sonra yola devam ettik. Sarp’a gittikten sonra Çayeli’ne dönüşte de mutlaka uğramamızı istediler yetkililer. Bize yöresel birer hediye paketi hazırlayacaklarını söylediler. Biz de dönüşte onları kırmadan uğradık. Hem meşhur kuru fasulyeci Hüsrev’de yemeğimizi de yedik. Hüsrev sahipleri de bize kendi çaylarından birer paket hediye etti. Buradan Çayeli’de bize misafirlik gösteren herkese KOCAMAN teşekkürler…

* Pazar – Fındıklı – Ardeşen – Arhavi’den sonra Hopa’ya gelince müzisyen sanatçımız rahmetli Kazım Koyuncu’nun mezarını ziyaret etmeden ayrılmak istemedim. Abisi ile irtibata geçip, anacığına uğrayıp çayını içtik. Odasına eşyalarına dokunmak beni bayağı etkiledi. Tam anıt mezarı ziyaretimiz sırasında abisinin eşinin telefonu çaldı ve çalan ezgi Kazım Koyuncu’nun şarkısıydı. Birden yağmur yağmaya başladı benim gözyaşlarımla beraber. Çok tuhaf hissettim, sanki o an bizim gelişimize sevinip bize biraz şarkı mırıldanır gibi oldu.

Yola devam ettik. Sarp Sınır Kapısı’na dayanmak üzereydik. Hopa’da bulunan tarihi fenerin müzisyen Cengiz Kurtoğlu tarafından kiralandığını, çevre düzenlemesinin yapılıp kafeterya’ya ve hatta akşamları restaurant ve düğün salonuna dönüştürüldüğünü görünce şaşırdık. Zaten Trabzon’dan Sarp’a kadar yapılan yeni yol çalışması deniz ve halkı birbirinden ayıran bir Çin Seddi görünümünde idi. Bu arada bu güzergâhta bulunan deniz fenerleri de yolun kara tarafında kalınca; ‘bundan sonra fenerler arabalara mı yol gösterecek?’ diye içimden geçirmedim değil!

Balıkçı barınaklarına ve denize ulaşabilmek oldukça güçleşmiş, halkın denize ulaşması bir nebze engellenmiş gibi hissettik, yolu kaçırdığınızda geçtiğiniz uzun tünellerden sonra ulaşmak istediğiniz yere tekrar geri dönebilmeniz de bir hayli güç olmuş. Karadeniz halkı da bu durumdan hiç memnun değil. Kışın deniz kenarında yapılan bu yol, Karadeniz’in azgın suları ile ne kadar mücadele edebilecek, dağlardan gelen su kendine nereden yol bulabilecek denize akmak için merak ediyorum doğrusu…

Ve nihayetinde Sarp Sınır Kapısı’na dayandık ve son feneri de çekerek fener belgeselinin Karadeniz ayağını da tamamlamış oldum. Artık dönüş yolu başlamıştı. Dönüşte Amasya ve Çorum’a uğrayarak oraları da görme şansım oldu ve Karadeniz’e doyamadığım iki haftalık turum tamamlandı.

Previous:

Yason Burnu – Çamburnu – Yoroz

Next:

İstanbul Avrupa Yakası

You may also like

Post a new comment