Uzun İnce Yollar…

10 Mayıs of 2011 by

Otogardan otobüse bindiğim ilk andan itibaren, Samsun’u geçerek sahil şeridine dönülmesi ve ardından Rize – Pazar’a ayak basmak. Heyecanım boğazıma kadar dayanırdı ve köye giden yol beni sarıp sarmalardı. Çamlıhemşin girişinde artık, tam da şarkıda söylendiği gibi ‘gözlerim doluyor, aşkımın şiddetinden… ağlamak istiyorum’ olurdu durum. 

Herhalde en iyi tarif bu olsa gerek. Heyecanım artık kendimi de aşarak ormanın uğultusuyla beni adeta uçurur vaziyette olurdu. Köye gelen yolun anlamı benim için gerçek hayatıma geçişti.

Her yer yeşil, gözün alabildiği her yer… Gözümün almayı reddettiği şeyler de vardı o zamanlarda da tıpkı şimdiki zamanlarda olduğu gibi ama dağlarım o kadar güzeldi ki kendisine dokunan kötü elleri bile örtebiliyordu. Birzamanlarlı cümleler kurmayı sevmiyorum vadimize dair ama yine de hırsların kurbanı olan kimi kaybedilmişlikler eski günler hüznünü estiriyor.

Kışını sakin ve yalnız geçiren dağlar bizlerin bir iki ay gönlümüzü hoş eylemek adına; yaptıklarımızı, söyleyip yapamadıklarımızı adeta görmezden gelip bize yine de dünyanın en güzel manzaralarını sunuyor adeta peri masalı yaşatıyor. Birgün hatalar dağların kalbini derinden sarsacak ve o vakit masallara inanmayan, materyalist bir hayatta yaşıyormuşculuk oynayan insanlar tüm doğrularının aslında yanlış olduğunu acı acı farkedecek. Bütün kaynakları tüketen, doğanın kalbine giden damarları kurutan insanoğlu masalının bir varmış bir yokmuş kısmının yokmuş kısmına geçecek.

Bu tehlikeleri gözardı etmeden masalın varmış kısımlarına geçersek; kıştan kalan karların pudra şekeri serpilmiş görüntüsü güneşin sarı sıcağı ile uyanan toprak… Baharda süslenmeye başlayan dağlar her mevsim başka renklerle başka güzel çiçeklerle merhaba diyor. Ve bütün senenin geri sayımı benim için nihayet sıfırlanıyor. Yerimde yurdumdayım daha mutlu bir ben olamaz…

Her taşa deli gibi çarpan, her çarpışı ahenk dolu Fırtına’ya kavuşma. Bütün bir yıl sabaha kuş cıvıltıları ve dere sesi ile başlamanın hayali gerçek oluyor ve benim için ‘ohh be’ anları başlıyordu.

Ve köyün en sevdiğim zamanı ise, Pokut’a çıkma vakti. Heyecan yine dorukta, bu defa yol benim için içimde uçuşan kelebekler demekti. Yol derken arabaların çıktığı yol değil, birzamanlar köyden yaylaya çıkan patikalar vardı. Uzun ince yollar…

Sabah üç – dört gibi kalkılır, telaşla eşyalar hazırlanırdı. Katır kapıda hazır olurdu, biz yük tutmak deriz; eşyaların erzakların katıra yerleştirilmesine. Babam iyi yük tutardı güzelce yerleştirirdi bu iş öyle kulağa geldiği gibi kolay bir iş değildi, zor yolların başlangıç işleri olsun o kadar. Pikniğe gidilir gibi hazırlanılmazdı, öncelikli yiyeceklere yer verilir kıyafetlerde seçici davranılırdı. Malum bir limit vardı ve bu sonsuz mutluluğa gidiyordu. Şimdiki gibi çekçek valizler üçgünlüğüne tıka basa doldurularak çıkarılmıyordu.

Tap, İsurluk, Kayabaşı, Akletar, Çoverni, Poşkut,Pilunçut … vardı bir zamanlar molalanmak için soğuk sularından içilen. Hala varlar gelen giden olmasa da, olsa bile eski ahenkleri kalmasa da.

Yol uzun ve yorucu ama Pokut a giden yol bu nazlı, güzel, zor… Hayallerimin gerçek olduğu masal yolum. Zihnimde mutluluktan yarattığım oyunlarımla adımlarım beni adeta uçururdu. Ne sırtımdaki yükün ağırlığı ne yolun ne kadar dik olduğu… Orman cinleri ve ben, dikkat bu gerçek bir masaldır! Ben inandığım için yol bana hep değerli gelir çünkü benim yollarımın sonunda düşlerimin gerçekliği vardı.

Bu patikanın içinde yürürken ormanda sanki benim içimde büyüyordu. Ben orman oluyordum her adımımda yükseldikçe çamlar gözkırpmaya başlıyordu ve nefesim açılıyordu. Son yokuşu da çıktıktan sonra Pokut’a varmanın heyecanı, havası başka hiçbir vakit yakalayamadığım bir mutluluktu. Her yaylanın kendine has havası ve mucize patikaları var elbette ama güzeller çok olsa da meyil birisine misali benimki… Pokut a âşık olmak, aslında hep orda olan bana beden vermek.

Yol yaylaya vardığında hiçbirşey düşünemezdim, yorgunluğum falan uçup giderdi. Evlerin gülümseyişi beni özlemiş gibi duruşları… Evi ilk açtığımızdaki soğuk kokusu ve huzur… Kahvaltıya değil tüm yazı geçirmeye gidilirdi yaylaya o vakitler. Bir zamanlar yaylalar ve yaylacılık vardı.

Benimkisi bitmeyen, dinmeyen hep yenilenen bir özlemdi. Hep kaybetmekten korkmaktı. Her zaman aşka çok inandım çünkü çok güçlü bir aşığım vardı. Bana inanmayı, hayatta kalmayı, mucizeyi gösteren, masalların gerçek olduğunu kanıtlayan.

Beni kendine döndüren, oradan gelmiştim nihayetinde şehre ve oraya döndüm. Beton zengini fakir şehirlilik heyecanlarımı öldürüyordu ait olduğum yere gitmek hayatımın anlamı ve amacıydı. Bildiğim en güzel yol hikâyesiydi köyü yaylaya bağlayan bu mucize damar… Tüm patikalar gibi.

Dağlar güzel dağlar… Büyüdükçe göç ettik, göç ettikçe küçüldük, yalnızlaştık uzaklaştık. Bize masallar gerek masallara dağlar. Bir varmış bir yokmuş değil hep varmış dağlar…

Previous:

Siz hiç ‘keculik’ gördünüz mü?

You may also like

Post a new comment