Vadi Ramm’da Ay, Yıldızlar ve Gece

13 Mart of 2011 by

18 Ocak 2009, Ürdün.

Gece hiç bu kadar sessiz ve ışıltılı olmamıştı…

Vadi Ramm. Vadi Rum diye kalmış adı ama esas adı Ramm. Arapçada Ram benim bildiğim ‘boyun eğen’ demek. Bunun dışında bir anlamı var mı bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da burası barış dolu, sessizlik dolu, vahşi ve ıssız bir yer…

Petra gibi yine ayaklarımın başka bir yere gitmek istemeyeceği denli heyecan verici bir yer…

Rehberim Selim de aynı burası gibi sessiz bir adamdı. Birlikte vadiyi dolaşırken gereken zamanlarda konuşup beni kendi halime bıraktı. Ara ara kayaların üzerinde Nebatienler den kalan izleri gösterdi. Kayalık dağlardan oluşan gökyüzünün mavisiyle dağların koyu kahverengisi cidden çok güzel buluşmuş. Kumlar da açık kahve renkleriyle bu seremoniye katılıyor. Vadiye girer girmez bir ‘rest house’a yerleştim. Kumların üzerinde ufak bir çadıra konuk oldum. Ayakkabılarımı çıkarıp yürüdüm tüm öğleden sonra. Bir Bedevinin çadırına konuk oldum, udunu dinledim, çayını içtim. Biraz deveyle dolaştım. Ardından günbatımını izleyip çadırıma geçtim.

Ertesi gün Selim’in ağabeyi Abdullah ile ve Paris’ten Yin ve Chantal’la beraber çölde bir mağarada geceledik. Ateş yakıldı, Abdullah odun ateşinde güzel bir yemek pişirdi, ardından ‘mışmış’ denen bir tatlı yedik. O gece çalınan müziklerden vadinin gece nasıl olduğunu doğrusu pek hissedemedim. Ama ertesi gün çadırda kalınca ne kadar güzel olabileceğini gördüm. Geceyi yaşadım. Orda çölde bir çadırda yasamanın; o sessizlikte ve boşlukta dünyanın bütün kargaşasından, yaşama telaşından uzak, basit ama insana işte budur dedirtecek kadar huzur verdiğini o zaman fark ettim. Etraf öylesine boş ve doğal ki, insanı rahatsız eden ne bir ses var, ne de bir görüntü.

Şehirleri düşündüm. Uyandığım zamanki gürültüyü, seslerin algıma çarpan etkisini ve bu etkinin benim de bir şey yapmam gerektiğini vurgularcasına üzerimde yarattığı etkisini hissettim. Keza insanların koşuşturmalarının ve yaşama biçimleri ile yaşamdan anladıkları şeyin benim de yaşamımı sınırladığını ve farkında olmadan buna izin verdiğimi hatırladım. Buradaki his ile oradaki his arasındaki uçurumu gördüm.

Bir hayal kurdum kendimce; bir çadırım var. Bir kayanın dibinde büyükçe bir kıl çadır. Ortada ateş yakılacak bir yer, etrafında minderler, kapkara bir çaydanlık eskisinden ve çöl, dağlar ve sessizlik… O hayalin içinde kaldım bir süre, o yaşamın içinde. Doğrusu o gece hiç bitmesin istedim. Ateşin kokusu, çayın demi, etrafın ıssızlığı içinde kayboldum.

Abdullah çayı sevdiğimi bildiğinden ara ara çay koyuyor ateşe. Çaya doyamıyorum. İnsanin bir şeyleri yapmak zorunda olmaksızın yaşaması ne huzurlu bir şey. O anda hareketin aslında zihnimizde olduğunu anımsadım. Düşüncelerin koşuşturması içinde dünyamızın daha kalabalık, daha zor olabildiğini… Genç, yaşlı fark etmez ki insanın bu hareketlilikten nasibini alması için. O koşuşturmaya itildiğimizi, bunun bir görevmişçesine ve sanki yaşamanın başka bir yolu yokmuşçasına içimizde çok derinlere bu korkunun yerleştirildiğini fark etmek… Burada insan bir kez daha bunu kendiliğinden anlıyor…

Sabaha doğru gözümün içine doğru bembeyaz bir ışık girdi. Gözlerimi açtım, gözlerim bozuk olduğundan ışığı daha büyük ve belirsiz görüyorum. Öyle parlak bir ışık ki. Gözlüğü takıp bakmaya korktum, sanki takınca kaybolacakmış gibi. O an bir süre öyle kalsın istedim. Yattığım yerden çadırın ara boşluğundan sızan ay ışığı olduğunu anladım. İlk defa gözüme vuran bir ay ışığı ile uyandım ve gün doğana dek orda öylece kaldım…

Etraftaki her şey, gece yıldızların ışığını, gündüz güneşin sıcağını, rüzgâr serinliğini ve kum yumuşaklığını veriyor, ateş ısısını, karşılıksız. Çöl insanlara yakmaları için küçük odunlar yetiştiriyor ve insanlar hiçbir şeyi sahiplenmeden çadırlarını kurup belki de yaşamlarındaki huzurun farkında olmaksızın yaşıyorlar. Bilmiyorum, herkesin kendine göre sıkıntıları vardır muhakkak ama biz modern insanların yaşadıklarından çok daha az olduğuna eminim. Şartlanmalarının, istek ve arzularının, bencilliklerinin daha az olduğuna. Evler ya da binalar yok. Elektrik yok, kira yok, kredi kartı yok, ödemeler yok. Doğrusu her şey aslına geri döner misali sahip olmak arzusundan kurtulmakla birlikte basit yaşamanın güzelliğini anlatıyor bana tüm bu gördüklerim…

Kim bilir herkesinki farklıdır tabii. Ama benim özlediğim bu…

Bir gün elektrik olmadan, bir kıl çadırda yaşamak…

Hiç bir yapay ışık olmaksızın gecenin karanlığında kafanızı kaldırıp gökyüzüne baktığınız oldu mu ama doğada, vahşi bir yerde…

İşte burası, Vadi Ramm böyle bir yer…

Previous:

Petra Vadi Musa

Next:

Bir Sırt Çantalı Olmak

You may also like

Post a new comment