Vahid Khan

07 Eylül of 2011 by

7 Şubat 2007, Quetta, Pakistan

Otobüsten indiğim yer hem garaj hem de oteldi. Vahid Khan da yanımda, çantamı taşımama yardım ediyordu. Hemen Ali Mansoor’u aradım. Ne yapacağıma karar vermeliydim. Otele yerleşmek istemiyordum. Telefon önce cevap vermedi. Tekrar aradığımda karşıdan gelen ses Ali’nin kardeşi olduğunu, Ali’nin şu an İran’da olduğunu, Tahran’da iş için bulunduğunu söylediğinde doğrusu hayal kırıklığıydı hissettiğim. Düşündüğüm, hayal ettiğim gibi olmamıştı. Alauwedi’yi arayabilirdim ama Peştun Köyü’ne bir girersem bir daha beni zor bırakırlardı, biliyordum. Aslında herkesi özlemiştim. Ve tekrar görmek için bu bir fırsattı ve kim bilir buralara bir daha ne zaman gelirdim!

Şimdi Belucistan’a hareket etmek olmazdı. Zaten yorgundum, uyumak, dinlenmek istiyordum. Üstelik otobüsü de kaçırmıştım. Çare yoktu. Önceki kaldığım otelde kalacaktım. Ertesi güne biletimi aldım ve yan taraftaki otele geçtim. Vahid Khan’a teşekkür edip dinlenmek üzere odaya geçeceğimi söyledim. Ertesi gün eğer istersem, beni gezdirmek ve ailesiyle tanıştırmaktan mutlu olacağını söyledi. Kabul ettim. Ertesi sabaha sözleşerek ayrıldık. Resepsiyona pasaportumu uzattığımda otelin sahibi beni tanımıştı. Elinde tespih, uzun, beyaz entarisiyle önüme düştü, çantamı odaya bırakıp gitti. İşte kendimle kalmıştım. Tek eksik olan şey sessizlikti. Ama burası garajdı ve gürültü çok fazlaydı. Uyumaya çalıştım, uyuyamadım, ne zaman uyuduğumu da hatırlamıyorum…

Derken telefonun sesine uyandım. Arayan Ali’ydi. Tahran’da olduğunu, İran’a girdiğimde mutlaka beklediğini söyledi. Adresini ve telefonunu verdi. Büyük bir ihtimalle geleceğimi söyledim. Ve kapadık telefonu. Ardından içimdeki şeytana uyup Alauwedi’yi tuşladı parmaklarım. Telefon konuşmamız çok komikti doğrusu. Adımı söyledim, tanıdı. Quetta garaj dedim, anladı. Yarın Taftan dedim, bunu anlayıp anlamadığından emin değilim. Telefon kapandığında arabaya atlayıp geleceklerini adım gibi biliyordum.

Sabah olduğunda daha otobüs saatine çok vardı. Aşağıya indim. Yan taraftaki lokantaya geçtim. Burası aynı zamanda fırındı. Sıcak ekmekler çıkıyordu. Pakistan’da ekmekler, Hint çapatisinin daha büyüğü ve yufkanın daha kalını gibi. Ama çok güzel. Güzel de burada kahvaltı yapacak bir şey yok. Çaresiz çapati aldım, biraz meyve aldım. Peynir gibi bir şeyler daha alıp odaya çıktım. Vahid Khan ile sözleştiğimiz saate az kalmıştı, aşağıya indim ve beklemeye başladım. Derken Alauwedi karşıdan göründü. Eyvah dedim içimden. Vahid Khan’a söz vermiştim ve şimdi bunu nasıl anlatacaktım. Nitekim selamlaştık, sarıldık. Çok sevindiler beni gördüklerine. El kol hareketleriyle beni köye götürmek istediklerini anlatmaya çalışırlarken bana, ben de onlara Vahid’i beklediğimi anlatmaya çalışıyordum. Ve biletimin bugün öğleden sonraya alınmış olduğunu da. Alauwedi kolumdan tuttuğu gibi otobüs firmasına götürdü beni ve bileti benden alıp iptal etti. Şok olmuştum. Bir türlü onları ikna edemedim. Sonra eşyalarımı aldık, arabaya koyduk. Ve yola çıktık, o arada Vahid Khan arıyordu. Durum çok komikti. Birbirimizle konuşamıyorduk. Kimse kimseyi konuşma diliyle anlayamıyordu. Bir tiyatronun içinde gibiydik. Duruma gülmekten kendimi alamıyor ve doğrusu çok eğleniyordum. Vahid’i Alauwedi’ye verdim ve nerede buluşacaklarını konuşmalarını izledim. Bir yerde durduklarında bir süre Vahid’e söz verdiğimi ve onunla Quetta’yı dolaşacağımızı zar zor anlattım ve akşamüstü garajdan beni almalarını söyledim. Anlaştık. Ve Vahid’in arabasına binip oradan uzaklaştım. Önce yaşadığı yere gittik. Kapıdan içeriye girdiğimde bomboş bir odayla karşılaştım ilk. Ve ardından diğer odadan bir sürü çocukla birlikte bir kadın geldi. Gelen kardeşleri, komşu çocukları ve annesiydi. Şaşırmıştım. Vahid’in 9 kardeşi vardı. Kadına baktım, sağ salim karşımda duruyordu!

Hep birlikte bana poz verdiler. Ardından Vahid bana odasını gösterdi. Yerde yine hiçbir şey yoktu. Ne dolap, ne yatak, sadece kilim ve perdeler vardı. Ve yüklük gibi bir yerin perdesini kaldırdığında o zaman gördüm yer yatağını. Bu adette yatılacağı zaman yatak seriliyor, sabah tekrar kaldırılıyordu. Doğrusu odaların bu derece boş olması insanda böyle hoş bir etki bırakıyordu. Perdeler alımlıydı ve süsleri vardı. Evdeki tek süs sanırım perdelerdi diyebilirim. Sonra Vahid’e baktım, bir de diğerlerine. Doğrusu üzerindeki entari hem çok temiz hem de ütülüydü. Biraz uzun olduğu anlaşılan saçlarını jöle sürerek arkaya yapıştırmıştı. Bana gelirken kendisine ihtimam göstermeyi önemsemişti anlaşılan…

Ardından beni bir lokantaya götürdü, yemek ısmarladı ve daha sonra garajın yolunu tuttuk. Zaten çok az konuşabildiği İngilizcesine rağmen konuşamadığı ve sustuğu aralardan biriydi. Cebinden bir yüzük çıkardı ve bana vermek istediğini, kendisi için çok önemli olduğunu söyledi. Şaşkındım. Bunu hangi maksatla verdiğini filan sorsam da anlamayacağını biliyordum, sadece yüzük olmasından dolayı ve ona yüklendiği anlam nedeniyle de almak istemiyordum, anlamsızdı. Israr etti ve almam için tekrar uzattı. Alamayacağımı söyledim. Israrlarında devam ediyordu. Ne yapacağımı bilemedim, belli ki almasam üzülecekti. Yüzüğün üstündeki kaplama aşınmıştı, belli ki kullanılmış bir yüzüktü. Bana bir şey vermek istemişti ve bunu bulup getirmişti. Gönlü olsun diye aldım. Niye aldığımı da anlatmaya çalıştım!

Alauwedi, şişman akrabasıyla göründüğünde ayrılma zamanı da gelip çatmıştı. Vedalaştık. Ben arabaya binerken hala ardımdan bakıyordu. El salladık birbirimize. Kim bilir onun kafasında neler vardı ve benle geçirdiği şu birkaç saate neler yazmıştı! Bense bir kültürü daha, bir insanı daha yakından tanıma, görme ve inceleme, tanık olma çabası içindeydim. Hayata bakışımız uçurumlar kadar farklıydı ama birlikte bir şeyleri paylaşmak da güzeldi, farklılıklar güzeldi ve deneyimdi. Ve kim bilir insanların birbirlerinin ruhlarına dokunmaları taşların yerinden oynamasına neden olabilirdi…

 

Previous:

Pakistan’ın Tozlu, Çamurlu Yolları

Next:

Peştun Köyünde

You may also like

Post a new comment