Varanasi

30 Ağustos of 2011 by

22.08.2011

Varanasi’deki son saatlerimiz. Böyle düşününce benim için gerçekten hüzünlü. Herkes hayatında bir şeyler kaybetmiştir. Bazen maddi, bazen manevi hepimizin eksiklikleri var. Kaybettiklerimi bulmak umuduyla çıktığım bu yolda ben şahsen Varanasi’de ruhumun eksik kısımlarını doldurabilecek bir sürü şey buldum.

En önemlisi hayatımda fikrimin dahi olmadığı iki din; Budizm ve Hinduizm hakkında oldukça şey öğrendim. Bu, dünyanın başka bir yerinde yaşayan milyar tane insanın düşüncelerini, yaşayışlarını, ibadetlerini hatta sapkınlıklarını, sabitliklerini öğrenmek açısından onlarla ortak bir bilinçte buluşabilmek açısından tarifsiz keyifli bir şey. Gerçekten çok güzel anılarla veda edeceğim buraya. Aslında veda da denemez buna. Biliyorum ki parçalarımı bıraktığım Varanasi sokakları ve anne Ganj bir gün beni geri çağıracak. Öyle ya da böyle bir gün onlara geri döneceğim o yüzden asla veda etmek istemiyorum.

Son bir kez daha kendimi dışarı atıyorum. Pis kokan sokaklar, her gün görüp artık aşina olduğum inekler, köşe başından aniden çıkıp beni korkan inekler, asasını alıp çıplak bir şekilde Ganj’a koşan yaşlı insanlar, tuk tuk şoförleri, sabah ayinine yetişmeye çalışan her yeri dövmeli, başları kınalı kadınlar… Hepsi yeni güne yine başlamış bile. Onları tekrar görmek bile küçük bir gülümsemeyle sokaklardan geçmeme yetiyor. Sokaklar artık ben olmuş.

Main ghat, Dassaswamedtte uzaktan izlediğim bir topluluk dikkatimi çekti. Yaklaşıp izlemek istedim. Hemen Ganj’ın yanında oturan 6 – 7 tane yarı çıplak kafaları tıraşlı adam. Merdivenlere gidip kendime güzel, esen bir köşe buldum. Varanasi’nin boğucu sıcağından kurtulmanın tek yolu anne Ganj’ın kucağı, başka türlü gerçekten cehennem azabı gibi. Ben izlemeye başlayınca, ortamdaki tek yabancı olduğumdan da kaynaklı sanırım, hemen biraz uzağımdaki bir adam dönüp anlatmaya başladı. Bu insanlar ölü yakınlarıymış. Zaten kafalarının traşından, arkalarında küçük bir kıl yumağı bırakmalarından anlamıştım. Brahman bir rahibin söylediklerini tekrarlayarak, onun yol göstericiliğince envai çeşit meyveler ve çiçeklerle dualar eşliğinde bir çeşit ayin yapıyorlar. Shivaya, Ganj’a bir nevi sunum. Bizdeki ölünün ardından yapılan 40’ı çıkma gibi bir şey sanırsam. Törenin sonunda her biri Ganj’a girip yıkanıyor ve ellerine küçük dallar bağlıyorlar.

Saat benim içinde gitme vakti. Son dakikalarımı daha yavaş adımlarla geçirerek onları uzatmaya çalışıyorum. Utanmasam neredeyse buradan gitmek istemiyorum diyeceğim. Hindistan öyle büyük ki haritayı açınca bunu fark ediyorsunuz. Daha kat edilmesi, fethedilmesi gereken oldukça uzun bir yol var. O yüzden devam etmek zorundayız. Kathmandu’dan sonra bizim için 2. varış noktası olan Delhi’ye geçerken, yolumuzun önünde duran Agra’ya yani Tac Mahal’e, dünya harikası bu yapıya uğramadan olmaz…

Yol çok uzun. Tren kalkar kalkmaz gece ‘bende buradayım’ diyor. Trenin kendi ışıklarının aydınlattığı yer dışında etraf zifiri karanlık. Geceyi yara yara ilerleyen demir kutunun sürekli açık kapısına gidip Hintlilerle beraber karanlığı seyrediyorum. Uyumadan önce binlerce ateş böceğinin dansını izlemek bana masal gibi geliyor.


Previous:

Varanasi

Next:

Varanasi – Agra

You may also like

Post a new comment