Varanasi – Agra

31 Ağustos of 2011 by

23.08.2011

Duygu yükü ile dolu trendeki hava bir türlü uykuyu benim yanıma getiremedi. Varanasi – Agra şehirleri hayatımdaki uzun yolculuklardan biri olacak biliyorum. Hem fiziki anlamda, 15 saatin üzerinde olduğu için hem de manevi anlamda geride bıraktıklarım için. Yine karanlığın içine attım düşüncelerimi, uzaklar, yıldızlar, ay çok parlak ve düşünüyoruz beraberce nedir bu inanç, nedir bu bağlılık, Hinduizm…

Hinduizm’in temeli çok eskilere Hint – Ari halkının veda törenlerine İÖ 14. yüzyıl civarlarına dayanıyor. Daha ulaşılabilir bir dine olan ihtiyaçtan dolayı İS 5. yüzyılda ise günümüzdeki şeklini, brahman rahiplerinin kurban etmeye dayalı olan ibadetlerinin yerini almaya başlamış. Çok tanrıcılığın dibine vurmuşlar. Burada konuştuğum bir asker vardı. Bu meseleyi sormuştum ona ‘nasıl biliyorsunuz neyin ne olduğunu, neye ibadet edilmesi gerektiğini’ diye. Çünkü 300 milyonun üzerinde bir tanrıdan bahsediliyor. Bana ‘tanrı tek ve bunlar onun bir parçası aslında’ demişti. Yüzyıllarca savaş ve barış içinde yaşayan üç din Hinduizm, Hıristiyanlık ve Müslümanlık birbirini etkilememiş olamaz kanımca. Ritüellerinde bile o kokuyu almıştım.

Halkın herkesimi genel olarak bir inanca sahip. Sarılmak istedikleri bir şey var; ilim irfan sahipleri için mistisizm ve metafizik, inananlar için; ayinler, törenler, seremoniler, dünyevi zevklerden kurtulma… Halk oldukça fakir, zengini ise çok zengin, orta sınıf yok sanki. Böyle bir durum söz konusu olduğu için, kontrol mekanizması, olarak din devreye giriyor. İçinde oldukları, aciz durumun vahamiyeti değil, mutluluğu aşılanmış. Din ince bir çizgi. Hayatın acı gerçeğiyle karşı karşıya gelmenin merkezinde ‘dharma’ ve ‘karma’ kavramları var. Kişinin önceki hayatındaki davranımlarının toplamı, onun şimdiki ve ilerideki yaşamlarındaki yerini belirleyeceğine olan inanış. İyi olana, dünyevi zevklerden kurtulup, safiliğe, arîliğe ulaşana daha iyi bir yaşam bahşedilmiş. Nihai amaç ise yeniden doğum döngüsünden kurtulup, ruhu özgür bırakmak, ruhun kurtuluşunu sağlayıp ‘Moksha’ya ulaşmaktır. İşte Varanasi’nin bu denli kutsal olması da buradan kaynaklanıyor aslında.

Hristiyanlık’taki üçleme tam olmasa da Hinduizm’de de göze çarpan ilk şey. Vişnu, Brahma, Şiva… Koruyucu görevdeki Vişnu, dünyayı yaratan brahmayı taşıyan bir lotus çiçeğinin göbeğinden çıktığına inanılan tanrıdır. Lotusun Hindularca kutsallığı da buradan gelir. Ayinlerinde, figürlerinde, günlük hayatta, hatta mimarisinde bile lotus ile karşılaşmak mümkündür. Vişnu birçok görünüme sahip olabilir. O koruyucu tanrıdır. En bilinen görünümü ise, flüt çalan bir âşık, yaramaz bir çocuk şeklinde olan ‘Krisha’dır. Vişnu’nun karısı Lakshimi ise bolluk tanrıçası. Şiva ise Vişnu’nun tam tersidir. Vişnu ne kadar sakinse Şiva’da o kadar sinirli ve hiddetli. Şiva, dans eden yok edici tanrıdır. Zamanın ve dünyanın kaderini belirler. Ganj Nehri’ni dağlardan düzlüklere daha o dökmektedir. Hinduların ondan korkmasının ve en çok ona tapınmasının, en çok Şiva’nın tapınaklarının olmasının, her yerde Şiva’nın limgamıda denilen,  penisinin ve bir rahmin olduğu, doğumu simgeleyen heykellerin olması bundan dolayıdır. Şiva’dan korkulur. Brahma ise yaratıcı tanrıdır.

Şöyle ki burada insanlar dinleri ile yatıp dinleri ile kalkıyorlar. Gün çok erken bir şekilde tanrılara sunulan dualarla başlıyor. Hemen bir tütsü yakılıyor ve gün boyu yanıyor. Araçlar, dükkânlar, bir dilencinin oturduğu yer, hepsinde bir tanrı figürü, tapınaklar kum gibi zaten, dolup taşıyor günün her saatinde. Bomboş durmaktan ve parasızlıktan, fakirlikten, mutsuzluktan yakınmaktansa inanmayı, ibadet etmeyi, boş durmamayı seçmişler, ya da seçirtilmişler.

Yasal olarak bakınca, Hindistan’da birçok kanun gelmiş ayrımcılığa karşı. Ama sohbet ettiğimiz Hintlilere göre kast sistemi tüm hızıyla devam etmese bile hala geçerliymiş. İş, eş, siyasi parti hepsinde önemli rolleri varmış. Ruhban kast; Brahmanlar, üst yönetimlerde, ordu mensupları; Khastriya kastı, iş hayatı; Vaişya, Şudralar ise toprakla uğraşanlar. Birde Dalitler var. Hiçbir kasta sahip olmayanlar. Bunlar üst kastlara tırmanabiliyorlarmış. Ama okuduğum ve duyduğum kadarıyla hala sokakları süpürenlerde onlarmış.

Tren karanlıkta kaybolmaya devam ederken bende öğrendiklerimi pekiştirmeye çalışıyorum. Çünkü her şey bir bütün. Bir insanı anlamak, bir milletin bilincine bakmak, orada yaşayan insanların duygularını bilmek için onların neler yaşadığını bilmek gerekir. İnanışlarını, ibadetlerini, yemeklerini, kültürlerini öğrenmeye elbette ömür yetmez ama ufacık parçalar bile alsam hepsinden, benim için vazgeçilmez bir tat olacak biliyorum. Bunun için uğraşıyorum. İnsanları, insanlığı, kendimi tanımak istiyorum.

Previous:

Varanasi

Next:

Agra

You may also like

Post a new comment