Wah! Wah! Wah!

21 Mayıs of 2013 by

Cafe del Mundo ekibi olarak gerçekleştirdiğimiz keşif gezilerimizin sonuncusu olan ve İztv tarafından belgesel çekimleri yapılan Endonezya ve Malezya keşfinin hiç şüphesiz en etkileyici ve sıra dışı anları Papua Adası’nın Endonezya’ya bağlı kısmında yer alan Wamena Şehri’nin yakınlarındaki Baliem Vadisi’nde yaptığımız iki günlük doğa yürüyüşü ve Dani kabilelerinin ziyaretleri oldu.

Kabilelere ulaşmak için kat ettiğimiz yol oldukça uzun ve yorucuydu. Mısır Havayolları’ndan aldığımız biletle İstanbul, Kahire ve Bangkok aktarmaları ile Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’a ulaştık. Bir gecelik konaklamanın ardından ertesi sabah Endonezya’nın Sulawesi Adası’nın başkenti Makassar’a geçip Papua Adası’nın başkenti olan Jayapura’ya ulaşmak için 9 saatlik bir aktarmayı bekledik.

Güneşin doğuşuyla eşsiz doğa manzarasında büyülenerek Papua Adası’na vardık. Wamena Şehri adanın orta kesimlerinde ve kara yoluyla ulaşım mümkün değil. Aynı zamanda Endonezya Hükümeti tarafından yabancılara sıkı denetimlere tabi olan bölgeye giriş için ‘Surat Jalan’ adı verilen izin belgelerini almanız gerekiyor. Surat Jalan için iki fotoğraf, pasaport fotokopisi ve 2 – 5 dolar arası değişen ‘bağış’ yani rüşveti hazır ettikten sonra Jayapura Karakoluna gittik. Öğleden sonra belgelerimizi alıp otelde dinlenmeye çekildik ve ertesi sabah Wamena’ya bizi götürecek olan 50 kişilik pırpır uçağımıza binip 35 dakikalık bir yolculuktan sonra bu garip adanın belki de en garip kasabasına ulaştık.

İlk durağımız Wamena

Yakın dönem tarihinin sömürü devletleri tarafından her daim işgal ve kimliksizleştirme politikalarıyla yoğun bir şekilde baskı altına alınmasıyla adaya çok karmaşık bir kültürel yapı hâkim olmuş. Gerçek kimliklerinden uzaklaşmış bir yerli halk ve Endonezya Hükümeti tarafından adaya yerleştirilmiş göçmen Endonezyalılar karşılıyor bizi. Mücadeleden ve bayrakları ‘sabahyıldızından’ vazgeçmeyen adanın gerçek sahipleri Endonezya Hükümeti’nin baskılarına rağmen duvarlara ‘free papua’ yazmaya devam ediyorlar. Gerçek kimliklerini kaybetmemek adına batıdan gelen bizim gibi turistlere ise tembih edilen ilk şey fotoğraf çektirdiğimiz yerlilere para yerine çok sevdikleri karanfilli sigaralardan hediye etmemiz oluyor. Çocuklar dünyanın her yerinde olduğu gibi yine aynılar; ceplerimize onlar için bol bol şekerle dolduruyoruz.

Yolculuğun mimarı ve Varuna Gezgi’nin kurucusu Murat Fıçıcı ile eşi Yekta Fıçıcı’nın geçen sene bölgeye yaptıkları yolculukta tanıştıkları rehber Wendy’nin bize göre mucizevî bir şekilde henüz uçaktan inmişken Murat Fıçıcı’nın yanına gelmesi ise bu iletişim teknolojisinin henüz eline geçiremediği topraklarda yaşadığımız ilk sürpriz oluyor.

İlk günümüzü Wamena sokaklarında ve pazarlarında geçirdikten sonra ertesi gün başlayacak olan Baliem Vadisi yürüyüşü öncesi akşam yemeği için Endonezyalı bir aile tarafından işletilen restorana geçiyoruz. Profesyonel işimiz olduğundan sanırım yolculuk boyunca tüm restoranlarda rahatça mutfağa girebilmemizin özgüveniyle Yunus Emre ve ben mutfağa dalıyoruz. Biz mutfakta anne aşçıya yardım ederken Özge içecek siparişlerine Ezgi de servise el atıyor. Aksi takdirde tek bir garsonun servis yaptığı bu küçük işletme on altı kişinin karnını doyurmakta zorlanacak. Bir çeşit sebzeli tavuk çorbası olan ‘sup ayam’ ve tropikal iklimin mucize meyvelerinden mango, papaya ananas karışımı muhteşem meyve suları uzun yolculuğun yorgunluğunu alıp hepimize şifa veriyor.

Baliem Vadisi

Sabah tüm ekip bir 4X4 araçla bir saatten uzun süren yolculuğun ardından yürüyüşün başlayacağı noktaya varıyoruz. Yakıcı Ekvator güneşi altında yürüyüşümüz başlıyor. Tarlalarında çalışan ‘kotekalı’ köylüler bizlere el sallıyorlar yanımıza gelenlere karanfilli sigara ikram ediyoruz. Yol boyunca misyoner dönemlerin hediyesi birçok kilise ve günümüz Endonezya sömürüsüne ait karakol noktaları görüyoruz. Her karakol geçişlerinde izin belgelerimizi onaylatıp karakola bağışlarımızı yaptıktan sonra her biri Endonezya’nın farklı adalarından gelen askerlere el sallayıp yolumuza devam ediyoruz. Aslında o coğrafyada yaşayan her birey durumun farkında. Bir yanda Müslüman Endonezya tarafından yönetilen, isimleri ve dinleri Protestan olan, yerel kıyafetlerinden, ‘koteka’larından ve yaşam ritüellerinden vazgeçmeyen 300’den fazla yerli dilin ve 100’den fazla diyalektiğin konuşulduğu yerli bir halk diğer yanda onlara kotekalarını çıkartmaları için baskı yapan silahlı göçmen Endonezya Hükümeti.

Getirdikleri hizmetleri ise garip denilebilecek bir olayla deneyimliyoruz. Mola verdiğimiz bir köyde ekibimizin abisi ve çocuk doktoru olan Armağan Başlı annesinin kucağında bir çocuğun sol bacağındaki ilerlemiş enfeksiyonu fark ediyor. Durumun ciddiyetini önce bize aktardıktan sonra rehberimiz aracılığıyla anneyi ve dedeyi masrafları karşılama sözüyle ikna ediyoruz. Yerli kadınların hemen hepsinde görüp anlam veremediğim başlarına takıp sırtlarına doğru sallandırdıkları eşarp benzeri file gerçek işlevini gösteriyor: Anne Noli ufaklığı filenin içine atıyor ve bizimle birlikte aracımızın olduğu yere kadar bir saatlik bir yürüyüş yapıyor. Şehre ulaştıktan sonra hastane denilen ancak Türkiye’de sağlık ocağı statüsüne denk gelecek sağlık birimine ulaşıyoruz. İçerdeki sağlık görevlisi doktorun olmadığını söylüyor biraz ısrar edince telefonla doktor çağırılıyor. Bizi karşısında görmekten biraz tedirgin olan Endonezyalı doktor iyi niyetimizi anlayınca Armağan Başlı’nın gözetiminde tedaviye başlıyor. Çıkarılan faturayı (200 Dolar) ödedikten sonra otelimize dönüyoruz. Durum acıklı çünkü 200 Dolar gerçekten çok büyük bir para. Bunca toprak kavgasının altında ise dünyanın en büyük altın ve bakır rezervleri yatıyor.

Daniler

Ertesi sabah tüm yolculuğumuzun sebebi olan sevgili Dani Kabilesi üyelerinin yaşadığı Obiah Köyü’ne ziyaret için yola koyuluyoruz. Bizi geleneksel savaş danslarıyla karşılayan bu kabile misafirperverlikleriyle gönlümüzü fethediyor. Köyün avlusunda kadınların katılımıyla devam ediyor danslar ve şarkılar. Çakmak ya da kibrit kullanmadan, sürtünme kuvvetiyle avluda yaktıkları ateşi büyük odunlar ve taşlardan oluşturdukları ocak benzeri kısma götürüyorlar. Fırına tatlı patatesler ıspanak benzeri sebzeler ve muz yaprağına sarılmış domuz etleri sırayla koyulup üzerlerine taş ve yaş otlar atılıyor. Etrafı kapatılan fırın kendi halinde bırakılıyor. Ekipte tüm yemeklere ayrı bir ilgi gösteren Wilco yaşadığı bu deneyim karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. Hediye olarak rehberimiz Wendy aracılığıyla götürdüğümüz domuzu yüzyıllardır değişmeyen ritüelleriyle öldürdükten sonra köyün reisi ‘Wah! Wah! Wah!’ diye bağırarak avluda kısa bir teşekkür koşusu yapıyor.

’Wah!’ yerli dilinde birçok anlam taşıyor. Tek bir ‘Wah!’ teşekkür ederim anlamına gelirken birden çok tekrarlarda memnuniyetin derecesi belirtiliyor. Kimi zaman günaydın ve iyi akşamlar anlamlarında da kullanılan bu kelime tüm ekibin diline dolanıyor. Onlar ellerini uzatıp Wah! Dedikçe bizde onlara Wah!  Wah! Wah! Diye bitmeyen bir seremoniyle eşlik ediyoruz. Sıcakkanlılıkları ve biraz utangaç halleriyle avluda bizim için küçük bir hediyelik eşya pazarı kuruluyor. Kendi el yapımları olan domuz dişlerinden kolyeler, kadınların file eşarpları, savaş aletleri ve kullanılmamış kotekalar dolduruyor küçük tezgâhları. Ufak pazarlıklarla herkes bir anı edinebilmenin peşinde. Köyün genç kızlarının Derya’ya bir şey anlatmaya çalıştıklarını görüyorum. Yanlarına gittiğimde kızların Derya’nın saçlarını örmek istediklerini anlıyorum. Kaç para istediklerini sorduğumda utanarak para istemediklerini anlatmaya çalışıyorlar. Bu sefer utanma sırası bende. Derya da kendisini kızların ellerine bırakıyor. Sonuç incecik örülmüş saçlar. Normal bir insanın kafasında olandan daha fazla ve kıvırcık saçı olan bu insanlar için eşsiz bir deneyim. Malay dilinde kıvırcık saç anlamına gelen ‘Ilhas dos Popuas’ adanın ismini yeniden doğruluyor. Köyün sakinleriyle dört saati aşkın bu güzel tanışıklığımızı ekvator ikliminin gök gürültüleri ve yağmur damlaları bozuyor. Avludaki herkes saçak altlarına saklanırken köyün reisi yine avluya çıkıyor ve gökyüzüne doğru bağırmaya başlıyor: ‘Lütfen şimdi yağma! Misafirlerimiz var. Wah! Wah! Wah!’

Yazı ve fotoğraflar: Halil Ünsal

 

 

Previous:

Chicago Blues

Next:

Zonguldak’ta Bahar

You may also like

  • 06 Ağu

    Yeleme

    Gezi

    Can dost Nuray Küçüksümbül’den gelen bir telefonla kendimi Yeleme Köyü’nde buldum. Rakım 1600 metreydi. Ama ...

  • 27 Mar

    Cincinnati

    Gezi

    Cincinnati, Orta Amerika’nın endüstriyel olarak en gelişmiş şehirlerinden biri. Batı’nın Kraliçesi olarak anılan kentte, ilk ...

  • 11 Haz

    Cannes (French Riviera)

    Gezi

    Cannes, Fransa’nın güney sahilinde yer alan Fransız Rivierası’nın en ünlü şehirlerinden birisi.  Her ne kadar ...

  • 30 Eki

    Eski Ev, Yeni Sevda

    Gezi

    “Rüzgârın şiddeti ne olursa olsun martı sevdiği denizden ayrılmaz.” Sevdiği denizden ayrılmayanlara armağan olsun bu ...

Post a new comment