Yaşasın Ölüdeniz

25 Temmuz of 2011 by

Ceren, kardeşi Yağmur’a Ölüdeniz’in korkulacak bir yer olmadığını, sadece her zaman durgun olduğu için bu isimle anıldığını anlatıyordu. Bu yılki tatil planları hiç hoşuna gitmemişti Yağmur’un. Babaları ise kızı rahatlasın diye, internetten Ölüdeniz fotoğrafları buldu hemen. “Gel bakalım korkacak bir şey var mı kendin gör” dedi kızına. Yağmur, etrafında sarıdan çok beyaz gibi görünen kumsalların ve yemyeşil ağaçların olduğu bu harika denizi görünce, korkusunun yersiz olduğunu anladı. O günden sonra tıpkı ablası gibi heyecanla, tatile gidecekleri günü bekledi.


Yolculuk günü gelip terminale gittiklerinde, terminal yine çok kalabalıktı. Kimi son anda bilet bulabilmenin, kimi sevdiğini yolcu ediyor olmanın derdindeydi. Bazı yolcular ise hareket vaktine kadar, bekleme salonunda şekerleme yapıyordu. Anne ve babalarının yanından bir an olsun ayrılmayan iki kardeş, giden yolcu katına geldiklerinde insanları izlemeye devam ettiler. Özellikle perona bir otobüs yaklaştığında, valizini en iyi yere koydurtmak için bagaj önlerinde yarışanların hali görülmeye değerdi.

Kalkış saatine az bir zaman kala, Ankara’dan Muğla Fethiye’ye gidecek olan otobüs perona yanaşmaktaydı. “İşte beklediğimiz otobüs bu” dedi anneleri, Ceren ve Yağmur’a. Çocukların heyecanı gözlerinden okunuyordu. Babaları valizleri bagaja götürürken, diğerleri otobüse bindiler. Ceren, abla olarak, kardeşinin cam kenarında oturma isteğini kırmamıştı. Otobüs yavaşça terminalden ayrılırken, iki kardeş, onları uğurlayan olmadığı halde dışarıya el salladılar, sırf eğlence olsun diye. Yolculuğun ilk dakikalarında arkalarında oturan anne babalarına oyun yapan kardeşler, kaptanın ışıkları söndürmesiyle yavaş yavaş uykuya daldılar. O gece uykularını yalnızca mola yerinde çift kaşarlı tost yiyebilmek için bozmuşlardı.

Sabah Fethiye Otogarı’na varıp uyandıklarında, çocuklar deniz görme hevesiyle etraflarına baktılar. Ancak bulundukları yerden deniz görünmüyordu. Duraktaki dolmuşlardan, Ölüdeniz tabelalı olana bindiler. Bol virajlı yolları aşıp Belcekız Plajı’nın hemen yanındaki son durağa geldiklerinde Ceren ve ailesi dışında bütün yolcular aşağı indi. Onların kalacağı yer, Ölüdeniz lagününe şekil veren Kumburnu Plajı’nın biraz ilerisindeydi. Dolmuşun şoförü, bavullarla bu yolu yürümek zor olur diye, gidecekleri yere kadar götürüyordu bu aileyi.

Kalacakları tesise geldiklerinde, bütün aile şoför beye teşekkür ederek indiler dolmuştan. Belki yirmi belki otuz karavanın yan yana dizildiği, yan bahçesinde çadırların olduğu, sevimli bir yerdi burası. Çalışanlar kahvaltı hazırlığı içindeydiler. İçlerinden biri Ölüdeniz’in o muhteşem manzarasına bakan masalardan birine buyur etti onları. Ceren ve Yağmur, değil oturmak nerede varsa kıyafetleriyle suya atlayacaklardı. Yağmur kendini tutamayıp: “Yaşasın Ölüdeniz” diye bağırırken, tüm aile kahkahalarla gülüyordu. İnternette gördükleri Ölüdeniz fotoğraflarının en mükemmel noktasındaydılar artık. Karşılarında, bir göl gibi sakin duran tertemiz deniz,  yemyeşil orman ve onların atacağı yemleri bekleyen bir sürü balık vardı. Ölüdeniz, adının aksine doğanın en canlı halini sunuyordu konuklarına.

Onlar, koruma altında olduğundan yapılaşmanın olmadığı bu bölgede, otel yerine bir karavanda konaklayacaklardı. Ancak bu karavanlar yere sabitlenmişti, yani araç olarak kullanılamıyordu. Yine de çok keyifli olacağı belliydi bu tatilin. Karavanlarının içinde gerekli olan her şey vardı. Ceren’in annesi eşyaları dolaplara yerleştirdikten sonra denize girmek üzere plaja gittiler. Deniz o kadar temizdi ki, küçücük balıklar bile seçiliyordu suyun üstünden. Yol yorgunluğunun üstüne çok iyi gelmişti denize girmek. Annelerinin “yukarı bakın!” demesiyle gökyüzüne bakan çocuklar, büyük bir şaşkınlık yaşadılar. Bir sürü paraşüt vardı gökyüzünde. İnanamadılar önce. Onlar suda eğlenirken, birileri de gökyüzünde eğleniyordu. Babaları: “Babadağı’nın yüksek noktalarından atlayan yamaç paraşütlerini sık sık göreceksiniz buradayken” dedi kızlarına. O günden sonra kardeşlerin bir gözü hep gökyüzünde kuş gibi süzülen paraşütlerde oldu.

Ölüdeniz tatili çocukların yüzme dışında sporlar yapmasına da olanak tanımıştı. Burada ilk kez kanoya binmişti çocuklar. Suda dalga olmadığından biri annesiyle, diğeri babasıyla kanoya biniyor ve birbirleriyle yarışıyorlardı. Kanodan sıkılınca deniz bisikletine binip plajın karşı kıyısına kadar pedal çeviriyor, ağaçların suya yansıyan gölgesinde denize giriyorlardı.

Başta ön yargılı olsa da en çok Yağmur sevmişti burayı. Şimdiden gelecek yıl da buraya gelebilmenin pazarlığını yapıyordu anne babasıyla. Sabahları bahçedeki köpeklerle oynamak, akşamları orman kokusunu içine çekerek yürüyüş yapmak çok hoşuna gidiyordu küçük kızın.

Kimi gün Hisarönü’nde kimi gün Ovacık’ta ama çoğu kez Ölüdeniz’in merkezinde geçirdiler bu bir haftalık tatili. Ancak bu yolculuğu unutulmaz kılan şey, son gün tekne ile gittikleri Kelebekler Vadisi gezisiydi. Binlerce kelebek türünün eviydi bu vadi. Adı da oradan geliyordu. Vadi’nin kumsalına vardıklarında, çocuklar masal kitaplarından çıkmış bir yere geldiklerini sandılar. İki dağın arasında gizli kalmış bir havuz görünen turkuaz sularda yüzdüler saatlerce. Kumsalda yürüyüş yaparken karşılaştıkları bir doğaseverden, vadideki yaşamın dünyanın doğal düzenine yani ekosisteme uygun olduğunu öğrendiler. Ekolojik tarım yapılan tarlaları gezdiler. Ailece kendi aralarında sohbet ederken, yaşadıkları kentle buranın ne kadar farklı olduğundan bahsediyorlardı. Bir yerde alabildiğine beton, plastik, gürültü, kalabalık varken diğer yerde ağaçlar, doğa harikası kelebekler, bitkiler, sessizlik ve huzur vardı.  Çocukların annesi: “İnsan neden asıl yaşaması gerekeni bir hafta on günlük tatillere sığdırır ki?” diye sorarken, bu soru belki de çocuklara tatil ödevi olabilirdi.

Previous:

Mudurnu’da Bayram Ettik

Next:

Köye Dönüş

You may also like

Post a new comment