Yedi Sin

19 Nisan of 2011 by

30 Eylül 2006, Tebriz, Azerbaycan

Ertesi günler hep birlikte geçti. Beni bırakmadılar. Onlarla birlikte olmak, bir başka yaşamın içinde ‘bir konuk olmak’ doğrusu benim de çok hoşuma gitti. Yaptığımız sohbetlerden biriydi; konu yılbaşından açıldı. Yılbaşını kışın bitiminde bahar başlangıcında yani Nisan başında Nov-ruz (Yenigün bayramı) olarak kutladıklarını anlattı Süheyla. Bana o gün neler yaptıklarından, hazırlıklarından bahsetti.

Yeni gün bayramının her şeyin değişimi, canlılık, yaşamın yeniden başlayışı ve yeniliği ifade ettiğini, kışın bitimi ile birlikte yazın ilk gününün başlangıcı anlamına geldiğini söyledi.  Hakameniş Hükümeti zamanında Kuruş Dönemi’nden bu yana bu kutlamalar devam ede geliyordu.

Yine anlattığına göre 13 gün süren bayramda 13. gün herkes doğaya çıkıyor, kimse evde oturmuyordu. 13 rakamının uğursuz olduğuna inanılıyordu. 13 gün boyunca, evin en güzel yerinde Heft-sin (7 sin) sofrası kurulu vaziyette kalıyordu. Sofranın etrafına oturulup dualar okunuyor, sofrada her daim olması gerekenler aynı zamanda sembolik anlamları gereği o anlamı, bereketiyle eve çağırıyordu. Yedi sin; buğday (hafif ıslatılmış, büyümüş), elma (meyve verme), sumak (bereket), sirke (kök), sikke (uğur), kırmızı, canlı balık (canlılık, tazelik sembolü) ve iğdeden (tatlı, bereketli) oluşuyordu. Bunların her biri Azeri Türkçesi’ne göre ‘s’ harfi ile başlıyordu.

Bunlara ilaveten kurulu tutulan bu sofraya yemek konur ve yenirmiş. Nevruz’un sadece belirli kültürlere atfedilmesinin de ne derece yetersiz bir sınırlama olduğunu düşünmeden edemedim. Kadim zamanlardan, 3 bin yıl öncesinden bugüne gelmiş olmasının ise rastlantı olmadığı açıktı. Doğal olan buydu. Baharla birlikte gelen canlanma bütüne, her şeyin ruhuna tesir ediyordu ve kutlanmalıydı.

Süheyla devam etti; son Çarşamba akşamı şıklık için pazardan ayna, tazelik için su testisi, evin tadı tuzu için tuz alınırmış. Yumurtaların dışı doğurganlık için boyanıp sofraya konurmuş. Aynı akşam ateşi kutsamak ve ateşin kırmızı rengini yani sağlığı çağırmak ve aynı anda insanın sarı rengini yani hastalığı ateşe vermek için ateşin üstünden atlanılırmış. Ve Yeni gün bayramından önce ev tamamen temizlenir, küsenler barışırmış. Beni bunu yakından yaşamak üzere bayrama davet etti.

Ertesi gün sabah erken uyandım. Abdi Amca ve Süheyla ‘‘hadi, gidiyoruz’’ dediler. Benim için bakkalı kapatacaklarmış. Karşı çıktım. Ama dinletemedim. Arabaya atlayıp ‘Kendowan’ diye bir yere götürdüler beni. Yol üstünde bir yerde durduğunda Abdi Bey Amca, yer altı mağaralarını gösterdi, parmağıyla. Göremedim. Yakınına kadar gidince öyle fark edebildim. Hakikaten dışından bakınca mağaradan iz yok. Zamanında insanlar, Moğolların zulmünden saklanmak için birbiriyle iç içe geçen odacıklardan oluşan yeraltı tünelleri yapmışlar. İçine girdik. Hayvanlar için yapılan ağıl ile insanların birlikte saklandığı yerleri gördük. Hepsi iç içeydi.

Bulunduğumuz yer bir köydü. Görünümüyle, insanda uyandırdığı hissedişleriyle tam bir köy. Derken az ileriye gittiğimizde gördüm nerede olduğumuzu. Yeryüzü oluşumları bizim Peribacalarının hemen hemen aynısıydı. Asıl ilginç olan şeyse köylülerin bu oluşumları ev olarak kullanmasıydı. Kimi pencere açmış, kimi de hemen yanına bir odacık yapmıştı. Birkaçının içini görmek, fotoğraf çekmek istedim ama konuşmaya yeltendiğim birkaç kişi hiç oralı olmadı. O zaman söyledi Süheyla, yöre halkı yabancılara karşı çok kapalıydı.

Derken kahverengi bir sürü koyunun arasında bulduk kendimizi. Koyunların sütlü kahveyi andıran rengi değişikti. Abdi Bey Amca gitmemize yakın arabayı çalıştıramayınca, Süheyla ile birbirimize bakıp güldük. Ve onu orada bırakıp yürümeye koyulduk. Az ilerde ağacın birine bağlı olan bir eşek, meraklı meraklı etrafına bakıyordu. Bir süre sonra eşeğin üstünde bulduğumda kendimi, neşem yerindeydi. Biz Süheyla ile keyfimize bakaduralım Abdi Bey Amca o arada arızalanan arabayı söylenerek onarmaya çalışıyordu.

Previous:

Masood

Next:

Yoga Evi

You may also like

Post a new comment