Yerberi

14 Mart of 2011 by

Ayın dünyaya en yakın konuma gelmesine ‘yerberi’ deniyormuş. 19 Mart’ta ay dünyaya en yakın yerden geçecekmiş. Ay bu konuma daha önce, 1955, 1974, 1992, 2005’te gelmiş. O zamanlarda şiddetli hava olayları yaşanmış. Uzmanlar, gelecek hafta da şiddetli hava olaylarının yaşanacağını söylüyor.

Doğa bizi yavaş uyarıyor aslında. Bu çılgınlığa katlanamıyor ama yine de sabırlı davranıyor.  Şöyle dünyaya bir bakınca, insanlığın çıldırmış olduğunu düşünmeden edemiyorum. Özellikle ülkemizde. İnsanlık adına yola çıktıysan, ‘sevgi, barış, eşit paylaşım’ gibi sözleri ağzına aldıysan görürsün gününü. İktidar kendi adını sana takar, çık çıkabilirsen işin içinden.

Devletin içindeki gizli yapılanmaları araştıran, yazan Nedim Şener ve Ahmet Şık, Ergenekon davası kapsamında tutuklandı. Oysa onlar tam da böylesi yapılanmaların karşısındaydılar. Tıpkı anti militarist Pınar Selek’ten bir katil yaratmaya çalışılması gibi. Halk ne denli işin doğrusunu bilirse bilsin, elinde tokmak olanın sözü geçerli. Nasrettin Hoca’nın ipe un serişi gibi.

Dünyada başka ülke var mıdır acaba, ülkeyi aydınlığa çıkaracak, bilim insanlarını, sanatçılarını bizim kadar yok etmeye çalışan? Bu derece olacağını sanmıyorum. Evet, krallıklarda ve kendini kral sananların ülkesinde var, ama ağzından ‘demokrasi’ sözcüğünü düşürmeyen yöneticilerin böylesi uygulamalarına, galiba türünün tek örneği diyebileceğiz.

İnsanların söyledikleri ile yaptıklarının birazcık uyum sağlaması bile insanlığı düze çıkaracaktır. Bu uyum içinde alt yapının olması elbette olmazsa olmazdır. Alt yapısı olmayan kişinin hak etmediği koltukta olması, yeryüzünde ‘yerberi’ yaratmaz da ne yapar?

Hasan Kıyafet “Tam da şu dolaşık günlerde Neruda ve Nazım okumakta büyük yarar var” diyor. Ardından şunları anımsatıyor. Fransa’ya karşı Cezayirlilerin özgürlük mücadelesini savunan Sartre’ı cezalandır diyen Fransızlara De Gaulle’ün verdiği yanıt “Sartre Fransa’dır nasıl cezalandırırım?”

Mayakovski’yi askere yollamak isteyen işgüzarlara, Lenin’in verdiği yanıt “Postallarımızın altına altın kabaralar çakacak kadar zengin değiliz.” Eh biraz da tarih okumak gerek sanıyorum.

8 Mart geldi geçti. Kadınlar günün bahanesiyle, kadının insan hakları üzerine sayısız konuşmalar yaptılar ülkede ve dünyada. Kadının emeğinin görünmezliği üzerine dikkat çekmeye çalıştılar. Her zaman olduğu gibi aynı sözleri söylediğimiz, yaşama aynı yerden baktığımız halde, topluca ses getiremeyerek, çığlıklarımızı farklı yerlerden atmayı sürdürdük. Olsun, bu sistemin oyunlarıdır. Fark etmek hiç de kolay değildir. TV ekranlarından, 8 Mart’ın içi boşaltılmaya çalışılarak, sadece hediye, çiçek vs ile geçiştirmeye çalışılsa da artık kadının yavaş da olsa uyanmaya başladığı yadsınamaz. Şiddet ne denli yok sayılmaya çalışılsa da göründü bir kez, gizlenemez. Yolumuzda ne denli ejderhalar olursa olsun, kadınlar bir kez kuşanmıştır silahını. Dayanışmayı elbet bir gün başaracaklar, başka yolu yoktur.

Dün yine Antalya Kadın Danışma Dayanışma Merkezi’ne üç başvuru geldi. Üçü de yıllarca şiddet görmüş, ama asla pes etmemiş kadınlardı. Birisi başındaki türbanı çekiştirerek “Bana bunu zorla örttüler, okumamı engellediler, zorla yaptırılınca ibadet de edesim gelmiyor” dedi.

Bir diğeri  “Boşanma mahkemesinden geliyorum. 30 yıl dayak yedim, hâkim kocama soruyor ‘dövdün mü?’ diye. Kocam ‘evet dövdüm’ dediği halde hâkim bana ‘tanığın var mı?’ diye soruyor” diyor. Bunu söylerken yüzünde alaycı bir anlam beliriyor. Sistemin kadına bakışını, duruşunu çözmüşçesine. İnsanın içine su serpiliyor serin serin. Biz bu işi başaracağız. Şiddeti yaşamımızdan kovacağız. Kadın olarak varlığımızı söke söke duyuracağız.

Ve bir gün insanlık her alanda eşit olacak. Onun da başka yolu kalmadı. Karanlık iyice koyulaştı, demek ki sabah çok yakın. Yeter ki ötecek horoz kalsın. Yoksa sabahın olduğunu bize horozların yerine ‘yerberi’ bildirecek.

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Sevgi Düşü

Next:

15. Altın Portakal Şiir Ödülü Programı: Türk Şiirinde Kadın

You may also like

Post a new comment