Yetişecek Bir Yer Yok

06 Aralık of 2010 by

Bazen yaşamını değiştirmen gereken bir dönüm noktası gelir. O anda yapman gereken şeyi bilir ve tüm şiddetiyle hissedersin. Algıladığın dünya ve birçok insanın gittiği yolu izlersen bu ciddi kararı veremezsin. Hissettiğin şeyi izlemelisin. Kim ne derse desin…

Yaşadığım hayatın aslında bana ait olmayan inançlardan, belli kalıplardan nasibini fazlasıyla almış olduğunu bir gün gelip de anladığımda çoktan beri sıkılmakta olan ruhumun verdiği mesajları ve aslında benimle her zaman konuştuğunu ve beni kendi yaşam yoluma çekmeye çalıştığını anladım.

Yaşamımı o güne kadar yaşadığım şekliyle yaşamayı bıraktım. Aslında hep istediğim şeyin plansız o muhteşem bir an olan şimdiki anda yaşamanın coşkusunu hissetmek olduğunun bütün şiddetiyle farkındayım. Ve bugüne dek beni sıkıp sıkıp suyumu çıkaran deneyimlerimin aslında gerçek beni ortaya çıkarmasında bana yardımcı olduğunu da görecektim. Bu nedenle tüm deneyimlerime teşekkür ediyorum…

Yüzyıllardır süregelen ‘ben ne yapacağım, yaşamı, zamanı nasıl dolduracağım’ yaklaşımına bir son veriyorum. O’nu, o içimdeki sonsuz ve aslında her zaman özgür olan ruhu onurlandırmak adına yaşamımın sorumluluğunu tamamıyla üstlenerek kendime gözlüksüz, çıplak bakmayı denedim. Oldu: Nasıl mı? Yaşamımı dolduran şeyleri boşaltarak…

Düşüncelerimi boşalttım; sezgilerimi ve hislerimi dinlemek, duymak için. Yaşamımı olabildiğince sadeleştirdim. Kendimi ifade etmeyen işimi bıraktım. Aslında zamanımı azat ettim. Şimdi öyle boşum ki sonsuzluk içime girebiliyor, gerçek benliğim açığa çıkabiliyor ve ruhumun aldığı doyum hiçbir şeyle kıyaslanamayacak güzellikte…

Şimdi daha iyi anlıyorum ki yaşamımızda ve zihnimizde o boşluğu yaratmamızın niye bu kadar önemli olduğunu. İşte o zaman insan anlıyor: Yetişecek bir yer yok. İşte o zaman fark ediyorsun; kuş sesinin ne kadar güzel olduğunu, papatyanın beyazındaki muhteşemliği ve çayırların aslında şarkı söyleyen rüzgârda dans ettiğini…

Aslında söylemeden geçemeyeceğim, çok özel bir deneyimde yaşadım bu arada. Aldım sırt çantamı; otobüsün birinden indim diğerine bindim. İran, Pakistan, Hindistan ve Nepal’e kadar gittim tek başıma; yanıma sadece ruhumu alarak. Bir an sonra nerede olacağımı bilmeden yola koyulmak, yolda olmak, hiçbir insana, bir düşünce ve fikre takılmaksızın şehirlerin, insanların içinden geçiyor olmak ve bir tadımlık kalmak bir yerlerde…

3.5 ay boyunca süren bu yolculuğum aslında kendi içime yaptığım bir yolculuktu aynı zamanda. Bunu biliyorum. Yaşam da tek başına çıkılan bir yolculuk değil mi zaten? Ve yaptığım şey sadece şuydu: Bir yaşamdan başka yaşamları seyretmek.

Ve şu an bu satırları okuyan herkese bir diyeceğim var:

Merhaba,

Adım önemli değil, yaşadığım yer ve ne yaptığım da. Önemli olan şey ruhumun yaşamı soluyup soluyamadığı. Onun varlığını ortaya çıkarıp çıkaramadığım kendimin ötesine geçerek…

Kalıpların, her türlü sınırların içinde hapsolmuş ölü sistemlerin arasında yaşayamayan ve nefes aldığını hissedemeyen herkes bilmelidir ki aradıkları cevap yine kendi içlerindedir; ruhlarında…

O açığa çıkmayı bekleyen, o mükemmel olan, o şimdi şu anda yaşayan, var olan her türlü canlı ve cansız olarak görünen ama esasında her şeyin bir enerji olduğunun farkında olan ve her şeye gerekli saygıyı gösteren, yargılamayan, suçlamayan ve koşulsuz sevenin açığa çıktığı an; siz yeniden doğuyorsunuz demektir…

Yeniden doğan insanların yeniden doğmak isteyenlere çağrısıdır bu. Yaşarken şimdi, şu anda…

O’nun, o mükemmel olanın ve hele hele içimizde olduğunun farkına vardığımız o muhteşem anda yaşamımızın görkemli anlamını tadacağımız ve değişimi kabul edeceğimiz ve davet edeceğimiz zamandır…

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Ben Hep Gitmeyi Düşünürüm

Next:

Es Geçtiğimiz Kendi Yaşamımız Mı?

You may also like

Post a new comment