Yettin Artık Gıda Terörü!

09 Aralık of 2010 by

Efendim hayırlı uğurlu olsun! Bir karpitli mandalinamız eksikti o da oldu! Çoktan varmış zaten de yeni haberimiz oldu daha doğrusu. Gözünü sevdiğim medya kuruluşları da olmasa bu millet nereden bilecek yediği şeyin içinde ne olduğunu, nasıl işlemlerden geçtiğini?

Sevgili Uğur Dündar yıllar önce bangır bangır bu milletin nasıl aldatıldığını ekranlardan haykırmasaydı nereden bilecektik ‘gıda terörü’ diye bir şeyin olduğunu?

Bu ibareyi aklıma ilk kazıyan kişidir kendisi. İçine plastik malzemeler katılan kaşar peynirlerini, küflenmiş kaşar peynirlerinin toplanarak ve yeniden imalata sokularak tekrar piyasaya sürüldüğünü, tekstil boyasıyla karartılmış zeytinlerin olduğunu, zeytin karartma havuzlarına paslı pulluk demirleri atıldığını, ekmek fırınlarının rezilliklerini, daha neleri neleri tüm Türkiye gibi ben de dehşetle, ağzım açık kalarak izlemiştim.

Bu berbat görüntülerden kısa bir süre sonra da özellikle ekmek fırınlarının denetimlerinin sıklaştığını izledim yine televizyonlardan. Bir şeyler afişe edilmeden harekete geçmiyoruz çünkü. Tüm bunlardan sonra birçok restoran, fırın vs sahipleri, müşterisinin gönlü rahat olsun diye imalathanesine, mutfağına kamera koymayı bile bundan sonra akıl etti. Hatta müşterilerine mutfağı görme hakkı verdiler. İyi de oldu, olmalıydı, geç bile kalındı. Ama kaç kişi “Mutfağınızı bir görmek istiyorum” deme zahmetine girer ya da buna cesaret eder ki?

Bence bu uygulama kişilerin keyfiyetine bırakılmamalı; mutfağı, imalat yeri kapalı kapılar ardında olan tüm yeme – içme işletmelerinde zorunlu hale getirilmeli. Çünkü tüketicinin yediği şeyin ne olduğunu bilmeye hakkı var. Bu hakkını çok tatmin edici olmasa da ambalajlı ürünlerde kullanıyor. Hadi diyelim tüm yeme – içme mekânları koymuş olsun kameraları, biz tüketiciler de görelim, rahat edelim. Peki ya hem bu mekânların temin ettiği hem de bizim dışarıdan bizzat aldığımız sebzeler, meyveler, bitkisel – hayvansal ürünler ne olacak? Onların nasıl üretildiğini, ne aşamalardan geçtiğini nereden bileceğiz?

Markette ürünlerin etiketlerinden katkı maddelerini, içindeki malzemeleri okuyoruz, tamam. Hepsini anlıyor muyuz? Tabiî ki hayır. Hepsini okumaya kalksak ne olur? Markette sabahlama durumumuz var. Ne yapabiliriz ki başka? Tarım ve Köyişleri Bakanlığı onaylı, Türk Gıda Kodeksi’ne uygun diyoruz en azından. Ama katkı maddeleri konusunda her geçen gün bazı üniversitelerin araştırma birimlerinden bir uyarıcı haber duyunca da muallâk da kalmıyor değiliz. Bu konuda biraz Allah’a emanetiz. Yıllar önce okuduğum okulda bir üniversitenin yazılı duyurusu geçmişti elime. Bütün öğrencilere dağıtılmıştı.

Yazıda çok ünlü bir kola markasının içinde bulunan E338: Fosforik Asit ve başka birkaç maddenin büyük zararları anlatılıyordu. Devlet izin veriyor, araştırmacılar zararlarından bahsediyor. Tüketiciler de ne yapacağını şaşırıyor. Benim gibi pimpirikliler ise “Aman gözünü seveyim doğallığın, meyve suyu içerim” deyip; o üründen ömrü billâh elini ayağını çekiyor. Bu sefer de yağmurdan kaçarken doluya tutuluyoruz. Doğal diye aldığımız mandalina, portakal, limon karpitle sarartılıyor. Hadi aldığımız kolanın içeriğini görüyoruz en azından; alıp almamak bizim tercihimize kalıyor.

Peki, sebze – meyve alırken etiket yok ki üstünde karpitli mi karpitsiz mi görelim? Şükür ki çözümü yine medya kuruluşlarından öğreniyoruz. ‘Yeşilli – turunculu renkte olanları alın’ diyorlar. Onlar da söylemese hiç mandalina, portakal alacağım yok. Çözümünü bilmeyenler almadığı için de bu sefer ‘Mandalina satışları % 50 düştü’ diye başlıklar atılıyor. Yetkililer muzun yıllarca bu şekilde sarartıldığını, Avrupa’ya gönderilen mandalinaların ise parlatılıp, mumlandığını ve dış kabuktan içeriye geçmediği için zararlı olmadığını söylüyor. Karpitle sarartılan portakalların, limonların kabuğunu rendeleyip keklerinde kullananlar ne olacak peki? Ya da kabuklu portakal, mandalina reçeli yapanların hali?

Ben doğal olan her şeye dışarıdan yapılan müdahalelerin hiçbir zaman yararlı olduğunu düşünmem. Adı üstünde; doğal değildir artık, doğallıktan çıkar. Olgunlaşmamış sebze – meyveleri dalından alıp, sırf çabucak ceplerine para doldurabilmek için yaratık gibi bu hale getirmelerinden hoşlanmıyorum. Kendi ceplerini düşünerek insan hayatını bu şekilde hiçe sayanların malları elinde kalınca “oh” diyorum. Bu uygulamaların sebebi ise ‘meyveyi tüketiciye cazip bir görüntüde sunabilmek’ imiş efendim. Olgunlaşmamış meyveye olgunlaşmış görüntüsü vererek en kısa zamanda para kazanmak değil yani. Çünkü tüketici yeşil mandalinayı almazmış. Sen koy pazara yeşil mandalinayı, üzerine yaz ‘Hiçbir dış işlemden geçmemiştir’ diye. Bir de koy yanına turuncu mandalinayı, yaz üzerine ‘Karpitle sarartılmıştır’ diye. Bak o zaman tüketici turuncuyu mu alır, yeşili mi?

Tüketici olarak bırak da buna ben karar vereyim. Benim gözümü boyama, gerçeği söyle canımı ye. İnsanlar hormonlu, bilmem neli sebze – meyve yemekten bıkmasa ‘Organik tarım, organik tarım!’ diye bağırır mı? Bütün dünya organik tarıma yönelirken hala mı tüketicinin gözü boyanmaya çalışılır? Artık bunu tüm üreticiler bilmeli, anlamalı. İnsanlar doğal domatesin, elmanın, armudun kokusunu özledi. Tüm dünyada yaşanan kanser patlamasına kimse kayıtsız kalmamalı. Sağlıklı yaşamak için sağlıklı beslenmeye çalışan insanlara bu haksızlık yapılmamalı.

Her mevsim yeni bir yaratık sebze-meyve türüyor. Yaz döneminde ‘kabak aşılı karpuz’ krizinden adam gibi karpuz yiyemeyen tüketici, şimdi de karpitli turunçgilden mandalina, portakal yiyemiyor. Aynı sene içerisinde ikinci bir kriz yaratmanın ne âlemi var? Hiç mi ders alınmıyor? Çukurova’da daha bu yaz kabak aşılı karpuzlar üreticilerin ellerinde kaldı. Tüketici baktı ki karpuzlardan hayır yok, kavuna dayandı.

Çok güzel oldu, üreticiye sıkı bir ders verildi. Yani ‘Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste’ sözü çok güzel işledi, işleyecek.

Fotoğraflar: İsmail Şahinbaş

Previous:

Kuzine Hikâyesi

Next:

Çocuklarda Fotosentez

You may also like

Post a new comment