Yol Armağanı

03 Mayıs of 2011 by

11 Ekim 2006, Şiraz

Aynı akşam soluğu Muhammedlerde aldım. Ne güzel, artık Şiraz’da da bir evim vardı. Persepolis’ten birlikte ayrıldığımız çift, beni eve kadar bırakıp taksi için herhangi bir ücret ödememe de müsaade etmeyince nezaketin, sevginin, yeni dostlukların heyecanını hissetmenin verdiği bütünsel duyguların da etkisiyle onlar giderken arkalarından bakakaldım.

Şaka gibi. Yanıma insanlar geliyor, beni gezdiriyor, para ödettirmiyor, evlerine davet ediyor, yaşamlarını açıyor ve karşılığında hiçbir şey beklemeksizin bana sevgilerini, dostluklarını veriyorlar. Ne hissedeceğimi bilemiyorum. Öyle değerli bir armağan ki bu. Bildiğim bir şey varsa o da bana verdikleri bu armağanı hiç unutmaksızın içimde saklayacağımdır. Bu benim insanlığa olan bakışımda referans olacak ve içimdeki güveni daha da perçinleyecek.

Kapıyı çaldım, anne açtı. Konuşamıyoruz, olsun gülümsedik birbirimize. Beni bekliyorlarmış. Bu akşam için plan yapmışlar, yemekten sonra kızlarına misafirliğe gidecekmişiz. Eyvah dedim içimden ama yapacak bir şey yok. Şehir merkezinin biraz dışında sitelerde oturuyorlar. Upuzun soğuk apartmanların olduğu bir yere geldik. Hissettiğim sıcaklık yerini soğuk bir diğerine bıraktı. 9. kata çıktık. Ve içerdeyiz.

Usul böyle diye döşenmiş klasik bir ev. Hazır koltuklar, köşede hayatın merkezi olduğu belli olan bir büyük ekran televizyon, son model eşyalar. Böyle bakmak istemiyorum ama içimdeki susmuyor. Kimseyi yargılıyor değilim ama her şeyin farkındayım. İnsanların hangi bilinç düzeyinde yaşadıklarını, seçimlerinin onları tam da içlerinde bulunduğu sınırlara hapsettiğini ve hayatlarını ‘kader’ denen döngüde yaşamak üzere belli bir programa göre biçimlendirdiklerini görüyorum. Bu elimde olan bir şey değil.

Derken televizyonun sesi çok fazla açık olduğu halde içerde oturuyoruz. Televizyon izlemediğim gibi bu alete karşı da antipati duyuyorum. Ve bu denli yüksek sesle izlenmesi hatta izlenmediği halde ‘bir fon’ olarak orda duruyor olması karşısında, düşen enerjimi toparlamaya çalışıyorum. Arada Mansur’un yüksek sesi, çay, meyve, kahve derken kalkmak üzere kimsenin harekete geçmemesi içime bir sıkıntının daha da çok çöreklenmesine neden oluyor. Oyunum geliyor aklıma. Bu sahnenin dışındayım ve sadece izliyorum. Bir seyirlik yaşamların içinden geçerken o anda orada oluşum bir nefeslik. Derin nefes alıp esen rüzgâra bırakıyorum içimdekini.

Muhammed beni hissetmiş olacak ki, kalkmak üzere harekete geçti. Benden bir saygı da ona doğru akıp gitti. Eve döndüğümüzde gitme vaktinin geldiğini söyleyen içimdeki sesi yine ve yeniden duydum. Ertesi gün yola çıkış günüydü. Herkesle sarıldık, telefonlar, adresler alındı, verildi. Zaman ne de çabuk geçti, sanki uzun zamandır tanışan insanlar gibi hissettik birbirimizi. Beni merak edeceklerini, nerede olduğumdan, iyi olup olmadığımdan haberdar olmak istediklerini tekrar tekrar tembihlediler. Muhammed beni otogara kadar bıraktı. Otobüse bindim. El salladı bana, ben de ona. Derken bir ara gözden kayboldu, bir baktım geri geldi, elindeki telefon jetonlarını bana doğru uzatarak “lütfen bir şeye ihtiyacın olursa hiç çekinme, gece, gündüz ara” diyerek gitti.

Sevgi dolu gözlerle ve müteşekkir bir kalple ona ve Şiraz’a ‘hoşça kal’ dedim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Previous:

Persepolis

Next:

Hoşçakal İran

You may also like

Post a new comment