Yüreğimi İzollu’ya Bıraktım da Geldim

25 Mayıs of 2011 by

“Romantizm hastalığı işte budur: sanki sahip olmanın bir yolu varmış gibi ‘ay’a göz dikmek” Fernando Pessoa

Mutlu, zengin ve özgür insanların hüküm sürdüğü İzollu topraklarını, Elazığ ile Malatya’yı birbirinden ayıran Fırat Nehri’ni ve hâlâ inadına erimediği ve sıcaklara direndiği küme küme kar yığınlarının üzerinde bir nokta gibi kaldığı Beydağlarını görünce zaman içinde başka bir zamana, hayat içinde başka bir hayata geçiş hali, psikolojik ayrışma, bünyesel değişim, irade tutulması yaşarsınız.

Ama yanınızdakiler bunu bilemez, göremez ve hissedemez. Senin normal bir insan olarak İzollu topraklarına ayak bastığını zanneder.

Doğanın, yeşilin, ağaçların, kuşların, derelerin, çiçeklerin, bilumum nebat ve hayvanatın yürekleri cezbeden mahur bestesini dinmeye gidiyorum sanki…

Siz hiç İzollulu oldunuz mu?

Bir insan aynı ayna iki insan olabilir mi? Bir insanın dört ayağı, dört eli, iki kafası, dört gözü, iki kalbi olabilir, yani bir insanı iki ile çarpabilir misiniz? Şehirde tek insan; kırda, bayırda, dağda, kuşların yanında, yemyeşil buğday tarlasının ortasında iki insan olabilir misiniz?

Erdemli Köyü’nün ta yüksek tepelerine çıktığınızda, bir gelin gibi süzülen durgun Fırat nehrini seyrederken duygularınıza gem vurabilir misiniz?

İzollu’nun yemyeşil patika yollarında dağa doğru tırmanırken aniden bir ağacın altından fırlayıp dere kenarına doğru hızla kaçan bir sincap gördüğünüzde neler hissedersiniz?

Ya da bir akşamüstü, karşı dağların yamacında güneş önce kızıla bürünüp sonra kaybolmaya yüz tuttuğu bir sırada, Karakaya Baraj Gölü kenarında balık avlarken üstünüzden uçup giden bir leylek gördüğünüzde kimlere selam gönderirsiniz?

Dört tarafı dağlarla çevrili bir dere kenarında buz gibi akan suyu avuçlayıp içtiğinizde, kurumuş dudaklarınızı değil ama yüreğinizde tutuşan hülyaları sulamış olmaz mısınız?

Bir iğde dalını koparıp mis gibi kokan çiçeğini sanki burnunuzla yiyecekmiş gibi kokladığınızda, sinenizde gizlice beslediğiniz sevdalar sarhoş olmaz mı?

15 yıl sonra Erdemli…

Yeğenim Selçuk ve Leyla’nın memleketleri İzollu’ya, Erdemli Köyü’ne tam 15 yıl olmuş gitmeyeli…

Şehrin doğu tarafında, Elazığ yolu üzerinde, yaklaşık 45 kilometre uzaklıkta tam bir doğa cenneti… Fırat Nehri bir gerdanlık gibi boğazına asılmış Erdemli köyünün…

Gözüm ta yukarılara, gökyüzü ile temas eden zirvelere takılıyor. Yol boyunca yemyeşil otların, buğday tarlalarının ve kayısı ağaçlarının aralarında açmış kırmızı gelincikler sanki bize “hoş geldin” diyor, İzollu gülen yüzünü bize gösteriyordu. Sararmaya yüz tutmuş kayısılar ağaçların kulaklarına bir küpe gibi takılmıştı sanki…

Asfalt yoldan ayrılıp, Erdemli Köyü’ne kıvrıldığımızda heyecanım doruk noktasına ulaşıyor. Cumartesi günü sabahın erken saatinde köye vardığımızda sicim gibi yağan yağmurun, kara bulutların kapladığı gökyüzünün, yüreklere korku eken gök gürültüsünün bile moralimizi bozmaya, sevincimizden bir parça bile koparmaya gücü yetmemişti. Aksine yağmur, yemyeşil kayısı bahçelerine ayrı bir güzellik katmış, sisli dağlar bambaşka bir görünüme bürünmüştü.

Ne kadar da özlemişim Erdemli Köyü’nün erdemli insanlarını… Yaşlı babaanneyi, 12 kişilik ailenin reisi Yasin Amca’yı, evin bel direği olan Erol’u, kartal avcısı Abit’i, evlilik heyecanı yaşayan evin en küçük oğlu Sinan’ı…

15 yıl önce bıraktığım köy aynı köydü. Ama Akdeniz ailesinde çok şey değişmişti. 4 kız evlenmiş evden ayrılmış, 2 oğlan evlenmiş çağa çoluğa karışmış, dede Abit Dayı vefat etmişti. Evden gidenler gelenler olmuştu. 15 yıl önce de evin aile efradı 12 kişiydi, bugün de… Gidenlerin yerine gelenler olmuştu. Kızlar gitmiş, dede vefat etmiş ancak onların yerine iki gelin ve torunlar gelmişti.

Sanki hayvanat bahçesi

Erdemli Köyü’nün yeni misafirleri 2 gelini ve 6 torunu ilk defa görüyordum.

Evin en küçük misafiri bir aylık Mustafa idi…

Evin annesi Lütfiye Teyze’yi 15 yıl önce bıraktığım gibi yine ocak başında köy ekmeği pişirirken, babaanne bir sandalye üzerine oturmuş, çocukların sabah koşuşturmasını izliyorken gördüm.

Tavuklar civcivler evin bahçesinde yemleniyor, ahırdan yükselen ineklerin sesleri horoz seslerine karışıyor, bir ağacın dibindeki kazığa bağlanmış köpeğin havlamasına kimse aldırmıyordu. Kazlar tin tin ortalıkta dolaşıyor, bir kafese konulmuş keklik ötüp duruyordu. Evcil tavşan ürkek ürkek bir kenarda bizi izliyordu. Evin bahçesi tam bir hayvanat bahçesini andırıyordu.

Ha, bu arada, az daha unutuyordum.  Evde iki tane de kartal beslendiğini söylesem inanır mısınız?

Evet, resmen ve fiilen besleniyor. Bir yuvanın içinde yavru iki tane kartal…

‘Kartal Avcısı’ Abit bir ay önce yumurtaları bulup eve getirmiş,  tavuğun altına koymuş, sonra iki kartal kabuklarını kırıp hayata gözlerini açmış.

Narinç yaylası bizi bekliyor

İki gelinden biri ahırda ineklere yem veriyor, ötekisi kayınvalidesine yardım ediyor. Evin erkek çocukları Erol, Abit ve Sinan yağan yağmurdan dolayı planladıkları bahçe işlerini ertelemiş olmanın üzüntüsünü yaşıyor. Torunlar ise sabahın erken saati olmasına rağmen, yağmura aldırmadan evin önünde bir o yana bir bu yana koşuşturuyor.

Tereyağı, peynir, kaymak, şifalı otlar, kömbe gibi doğal yiyeceklerin kahvaltı sofrasını süslediği masaya oturduğumuzda yağmur şiddetini daha da artırmıştı, görünen o ki hava şartları bizi eve hapsedecekti. Ama benim hiç niyetim yoktu evde kalmaya… Dağlara çıkmak için acele ediyordum. Daha yukarılara, zirveye, Narinç Yaylası’na, Sefertası ve Munzik derelerine gitmek için can atıyordum.

Yasin Amca, ısrarlarıma dayanamayarak “Hadi öyleyse hazırlayın traktörü römorkuyla! Dağda sele yakalanırsanız sorumlusu ben değilim!” dedi.

Sinan traktörün direksiyonuna geçti ve sicim gibi yağan yağmura aldırmadan gaza bastı. Yaklaşık yedi kilometrelik bir dağ yoluna koyulduk.

Çılgın Abit’in çılgın evliliği

Abit bizim rehberimizdi. Tüfeğini kuşandı. Artık emin ellerdeydik. Bu dağlar ondan sorulurdu. Çevrede ona ‘Kartal avcısı’ diyorlardı. Tavşanın önünü kesmesi ve onu koşarak yakalamasıyla meşhurdu. Başkalarının araçla gittiği yerlere o yürüyerek giderdi.

‘Çılgın adam Abit’in evliliği de çılgınca olmuştu. Yedi yıl önce İstanbul’da çalışırken, İstanbul’da doğup büyüyen aslen Konyalı bir kız kaçırmış, İzollu’ya getirmişti.

Aradan geçen yedi yılda İstanbullu gelin Erdemli Köyü’nün en becerikli ve hamarat bir gelini olup çıkmıştı. Ekmek pişiriyor, inek sağıyor, koyun otlatıyor, kayısı patikliyor, kısacası bahçenin ve evin bütün işlerini görebiliyordu. Bir köylü kızı alıp köyde tutmanın herkes üstesinden gelebilirdi. Ama böylesi hiç görülmemişti bu diyarlarda… Bunu ancak Abit başarabilirdi.

Eşekli adam mı mutlu, İstanbul trafiğindeki adam mı?

Motorun arka kısmına eklenmiş römork içinde dağ yolundan yavaş yavaş zirveye tırmanırken yolda eşeğinin sırtında bahçesine giden bir köylüye rastladık. Dediler ki, “Bu yaşlı adam sabah erkenden kalkıyor, eşeksırtında 10 kilometrelik dağ yolunu 2 – 3 saatte kat ediyor, bahçesine gelip çalıştıktan sonra, yine 2 – 3 saatte evine dönüyor.”

Söyler misiniz bana, bu adam İstanbul trafiğinde, evine 2 – 3 saatte giden adamdan daha mutlu değil midir? Ve daha sağlıklı? Ve daha özgür? Ve daha zengin?

Hayatın tam göbeği

Nihayet Narinç Yaylası’na ulaştık. Motor bizi bir derenin kenarında bıraktı. Şimdi bizi zorlu bir parkur daha bekliyordu. Bu arada yağmurlu hava yavaş yavaş yerine güneşli havayı bırakıyor, kara bulutlar dağılıyor, güneş ışınları sırtımızı ısıtmaya başlıyordu. Öğleden sonra hava tamamen açacak gibiydi…

Artık hayatın tam göbeğindeydik. En güzel şiirler burada yazılıyor, en güzel şarkılar burada besteleniyordu. Sessizlik senfonisi burada çalıyor, temiz hava açık tiyatrosu burada sahneleniyor, Shakespeare’in soneleri burada oynanıyordu.

Hafif esen lodos rüzgârı yemyeşil buğday başaklarını yere yatırıp kaldırıyordu. Derede akan suyun sesi, Beethoven’in duygulu ve dramatik senfonilerini aratmayacak ölçüde kulağa hoş geliyordu.

Zirveden bakınca Fırat Nehri bir yılan gibi incecik, kayısı bahçeleri yeşil bir örtü gibi görünüyordu.

Şehirde iken hiç görünmeyen, hissedilmeyen ve belki de bilinmeyen bu dağlardaki hayat içine girdikçe gözümde büyüyor, dağların arkasında kalan o büyük şehir hayatı da gözüm de küçülüyordu.

En nihayet kopuyordu ip!

Fiziki mekan değişikliği ruhi ve manevi hayatınızı da başka bir aleme taşıyordu. Dış mekân artık iç mekânınız oluyordu.

Mantarla geri dönüyoruz

Abit bizden ayrılmıştı. Biraz daha uzaklara gidip, daha önceden yerini ezberlediği bayırlarda bizim için mantar topluyordu. Bir saat sonra bulunduğumuz yere geldiğinde çantasında kilolarca mantar vardı.

Artık geri dönüş vakti gelmişti.

Traktör aşağıda bizi bekliyordu.

İzollu’nun gözleri kamaştıran muhteşem manzarasını dağlardan aşağıya doğru inerken bir kere daha seyredecektik. Yeşilin en koyu olduğu bu mevsimde gözlerimin içi temizlenmiş, ruhum büyük bir sükûnete kavuşmuştu. 

Balık tutmanın dayanılmaz hafifliği

Köye vardığımızda, akşam saatlerinde başka bir güzelliği yaşamak için hazırlıklar çoktan başlamıştı.

Baraj gölü kenarına balık tutmaya gidecektik.

Torba şeklinde bir file ve bir de bidon!

Ne yani bir bidon balık mı tutacaktık?

Hadi canım sende!

Güneşin batmaya yakın bir vaktinde baraj gölü kenarına çağa çoluk akın ettik. Abit bu sefer bizi dağların zirvesinden sıfır noktasına, dere sularının baraj gölüne aktığı noktaya getirmişti. Ancak gündüz aydınlığının yerini akşam karanlığına bırakacağı zamanı beklemek zorundaydık. Balıklar işte o vakit geliyorlarmış.

Derenin alt başında fileden oluşan ağımızı suyun içine tuttuk, Abit de yukarıda elinde sopayla balıkları aşağı kovalıyordu.

Aaaa! Gözlerime inanamadım, tam beş dakikada filenin içi bir yığın balıkla dolmuştu. Adeta çocuklar gibi seviniyordum. O kadar ki, sevinçten derenin bir yamacından bir yamacına atlıyor, oley oley diye bağırıyordum.

Aman Allah’ım! Hayatımda hiç bu kadar balık yakalamamıştım.

Ehh artık yarınki yemeğimiz de çıkmıştı! Allah bereket versin.

Bu kadar mutluluk fazda değil miydi?

Ne güzeldi. Burada her şey topraktan ve sudan kazanılıyordu. Yukarıda dağlarda mantar, aşağıda derede balık… Mutluluk zirve yapmıştı bende…

Bidon dolmuş, yetmemişti.

“Çocuklar torbayı getirin!”

Baraj gölünün batısında akşam güneşi batıyor, batarken masmavi gölün üzerine pembemsi ışıklarını örtüyordu. Görünmeye değer muhteşem bir manzaraydı. Bir yandan balık tutuyor bir yandan da güneşin batışını seyrediyordum.

Aman Allah’ım! Bu kadar mutluluğu hak ediyor muydum ben!

Fazla değil miydi?

Bu akıllara ziyan vermez miydi?

Kaldırabilir miydim?

Mutluluğun fazlası olur muydu?

Bencil mi davranıyordum? Bütün mutluluğu tadarak başka insanların mutluluğunu mu çalıyordum?

Diye düşünürken kıyıda kediler, gönül kenarına leylekler gelmesin mi? Onlar da balık avlamaya gelmişlerdi.

Oh içim rahat etti!

Arkadaşım kedinin, kardeşim leyleğin avlanmalarını büyük bir zevkle seyrettim.

Arabamızın içi balık dolu eve doğru giderken, arka bagajda cıvıl cıvıl oynaşan altı çocuktan daha mesut olan bir çocuk ön tarafta oturuyordu.

Eve vardığımızda vurduğu geyiği boynuna atmış gururla gelen Kızılderili bir yerli gibi hissettim kendimi!

Oturup akşam yemeğini yedikten sonra ruhumun değil ama bedenimin yorulduğunu hissetmeye başladım. Bir akraba ziyaretinden sonra yastığa başımı koyar koymaz uyuduğumu hayal meyal hatırlıyorum.

Aile mutluluğunun sırrı

Ertesi günü sabah pırıl pırıl bir güne uyandık. Güneş tamamen açmış, hava yazdan bir gün gibi sıcacıktı. Küçük bir dere turundan sonra sabah kahvaltısı hazırlandı bizim için…

Kadınlar hiç boş durmuyordu. Bir işi bitirip başka bir işe başlıyorlardı. Başlarında Lütfiye Teyze, hem kendisi çalışıyor hem de evin işlerini organize ediyordu. Herkesin yüzü gülüyor, işler neşe içinde görülüyordu.

Tabiatla uyumlu bu manzarayı görünce beni aldı bir düşünce…

Kayınvalidesi, gelinleri ve torunlarıyla birlikte yaşayan Lütfiye teyze bu kadar kalabalık bir ailede dengeyi nasıl kuruyordu? En küçük bir problem olmadan, şehirdeki aileleri kıskandıracak derecede huzurlu yaşıyorlardı.

Elindeki sihirli formül neydi? Şehirde karının kocayla, evladın babayla, kızın anneyle, gelinin kaynanayla kavga ettiği, boşanma oranlarının her yıl arttığı, kardeşlerin bile birbiriyle geçinemediği, toplumsal çözülme ve geçimsizliğin zirve yaptığı bir dönemde bu küçük köyde mutlu ve huzurlu yaşayan Akdeniz ailesinin sırrı neydi?  Hâlbuki şehirde aile küçüldükçe kavga büyüyordu. Varlık ve zenginlik arttıkça geçimsizlik o oranda artıyordu. Lüksün, israfın, teknolojinin girmediği bu ailelerde hiçbir sorun yaşanmazken, şehirde aileler neden parçalanıyordu?

Ay onlarındı

Şehirde bir şey eksikti. Köyde olan, şehirde eksikliği hissedilen neydi o?

Aynı zamanda köyün muhtarı olan Baba Yasin’in ailede mutlak bir otoritesi vardı. Emirleri sorgulanmazdı. Yemek hazırlanır, sofranın başına önce erkekler oturur, sofra yenilendikten sonra bu defa kadınlar ve çocuklar yemeklerini yerdi. Köyde doğru ya da yanlış bir sistem kurulmuştu. Bu çark teklemeden işliyordu. Kaderine razı oluş, sistemi kabulleniş işin sırrıydı. Kitap okumamışlar, okul bitirmemişler ama profesörlerden en zengin iş adamlarından kadar herkesten daha huzurlu yaşıyorlardı. Belki basit, tek düze, sıradan bir hayattı. Ama kendilerini zengin, mutlu ve özgür hissediyorlardı. 10 dönümlük topraklarını Ahmet Çalık’ın bütün servetine, bir kayısı ağacını ATV’ye değişmezlerdi.

Çünkü mavi gökyüzü, verimli kayısı ağaçlarının filizlendiği toprak, derelerden akan su, dağda özgürce uçan kuşlar onlarındı. Gece yarısı evlerini aydınlatan ay onlarındı. Önlerinde bir gelin gibi süzülen Fırat’ın sularını sonsuza kadar seyretme özgürlükleri vardı.

Toprak: Hayatın kaynağı

Mevsimler de onlarındı. İlkbaharın yeşili, kışın karı, sonbaharın renkleri, yazın kızgın güneşi onlarındı. Çünkü onlar bu mevsimleri yaşıyorlardı. Şehirdekilerin kaybettiği mevsimler köylerinde capcanlı ve dipdiriydi. Yeşili görmeden ilkbaharı, karı görmeden kışı, renklerin cümbüşünü seyretmeden sonbaharı geçiren şehirlilerin aksine onlar mevsimlerini kaybetmemişti.

Temiz hava, mavi gökyüzü de onlarındı.

Şehirliler ruhlarını betonlaşmış caddeler ve bankalar arasında kaybederken, köylüler temiz hava ve ağaçların arasında toprak gibi olmuşlardı.

Toprak!

Hayatın kaynağı, yaşamın özü!

Topraktan çıkanı yiyorlardı, şehirdekiler gibi fabrikadan çıkanı değil. Kimyasallar şehirdekilerin kalbini kaskatı yapmış, doğal yiyecekler köylülerin yüreğini yumuşak tutmuştu.

Çünkü alınlarında ter birikiyordu. Ayakkabılarının içi toprakla doluyor, paçalarına dikenli otlar yapışıyor, ellerinde nasır oluşuyordu.

Çünkü şehirdeki insan; hayatında bir ağaca çıkmadan, bir hayvanı besleyip sevmeden, toprağa ayak basmadan, bir fidanı dikip onun büyümesini seyretmeden ‘ot’ gibi yaşıyordu.

Ya köylü?

Elveda hülyalar!

Artı ayrılık vakti yaklaşmıştı.

Hayvanlarla, toprakla, ağaçlarla iç içe geçirdiğim iki mutlu ve huzurlu günün sonunda gezinin en zor yanına gelmiştik.

Vedalaşma!

Hayatla vedalaşacağımın farkındaydım.

Ama yüreğimi ve bir de benimle birlikte gelen hülyalarımı bırakıp gidecektim, Erdemli’nin dağlarında, Fırat’ın sularında temiz kalsın, şehirde kinlenmesin diye!

İrademi ve aklımı alırsam yeterdi. Betonla ve en önemlisi betonlaşmış insanlarla mücadele etmek için lazımdı.

Elveda gelincikler! Elveda iğde ağaçları! Elveda kayısılar! Elveda Erdemli Köyü’nün erdemli insanları! Elveda sincaplar! Elveda dereler, sular! Elveda sarıçiçekler, dağ laleleri, elveda dağlar, taşlar, ovalar!

Elveda Erdemli!

Elveda İzollu!

Elveda Fırat!

Şehre doğru yaklaştıkça bilincimin yerinde olup olmadığını anlamak, kendimin kendim olduğunu öğrenmek için epeyi zaman geçmesi gerekiyordu.

Yazı ve fotoğraflar: Alişan Hayırlı

Previous:

Bir Mantar Uğruna…

Next:

Bilmiyorum, Belki de İstanbul’da…

You may also like

Post a new comment