Yürüyüşüm

25 Nisan of 2011 by

06 Ekim 2006, İsfahan

‘Yürüyüş, dünyanın en yüksek zirvelerine gibi görünse de aslında insanın kendi zirvesine doğrudur.’

Şehir merkezindeyim. Yürüyorum. Bir taraftan etrafı izliyor, diğer taraftan kendimi gözlüyor ve düşünüyorum. Bu yürüyüş sanki ilgilendiğim, dikkatimi verdiğim ama bunları zoraki yaptığım her şeye bir nokta koyup sadece ve sadece ilgimi çeken, karşısında pür dikkat kesildiğim, içimden bir şeylerin benden önce aktığı bir hissedişe doğru aynı zamanda. Yolculuğa çıkış nedenim de bu. Bunların dışında ‘aslolanın’ peşindeyim; gerçek anlamın, gizemin ve kendi gerçeğimin…

Onun dışında her şey boş ve anlamını yitirmiş durumda benim için. Yürüyüşüm, bu anlamda boş vermişliğe, gevşemeye, eteğimdeki taşları dökmeye doğru. Bu açıdan bakıldığında dış yürüyüşüm, içsel yürüyüşüme ‘bir yansılama.’

Yürümeye devam ediyorum. Sokaklarını, insanlarını görüyorum ilk. Kılık kıyafetleri, bakışları, görünüşleri ile günümüz şartlanma ve değer yargılarının tutsak ettiği başka insanlar. İnsanların inançlarında, ülke şartlarında, ekonomilerinde ve yaşayış şekillerinde değilim, bunlara aldırmıyorum bile. Ben içsel yolculuklara bakıyorum. Bir bakışa, bir anlamlı duruşa ve bir devinime bakıyorum. Benim bakışım bu. Aynı anda insanların ‘dış’ta sergiledikleri şeyin içtekinin bir dışavurumu ve yansıması olduğunun da bilincindeyim. Bakışım; yargılamak için değil, çeşitliliğin içinde merkezi noktayı kaybetmeden, her şeyin tek bir noktadan çoğalıp aynı noktaya geri dönmek üzere yolda ve yolculukta olduğunu bilerek bakmak.

Uzaktan görünen bir köprü ve köprünün altından akıp giden nehri görene dek yürüdüm. Köprünün üstünden geçerken yanlardaki kemerlerin ne kadar da güzel oldukları dikkatimi çekti. Bir süre o daracık kemerlerin içinden geçtim. Bir süre oturup nehri izledim. Nehrin üstünden geçen başka köprüler de vardı; bir yakayı diğer yakaya bağlayan köprüler…

Köprülerin isimleri olduğunu okumuştum.* Bu köprünün adının Sie-Se-Pol olduğunu biliyordum. İçimden seslendim ona ve gerçekten de okuduğum gibi Sie-Se-Pol derken insan birini öpüyormuş gibi hissediyordu kendini.

Karşıya geçtiğimde yol kenarında oturan bir evsizin önünde durdu ayaklarım. Orada kalmak istedim onunla bir süre. Yanına oturdum. Birbirimize gülümsedik. ‘’Salam’’ dedi, ‘’salam’’ dedim. Bir şeyler daha söyledi, ‘’anlamıyorum’’ dedim. Konuşmaya devam etti. Başımı salladım. Her ağzını açtığında kırık dişleri görünüyordu. ‘İyi’ birine benziyordu. Onca ‘aynılığa’ kendince aykırı durabilmiş bir duruş vardı karşımda; bir hayat. Kim bilir neler yaşamıştı, neler görmüştü, nerelerde takılı kalmıştı. İşte şimdi buradaydı. Ayağında yırtık pabuçlar, üstünde yırtık bir gömlek ve cebinde delik deşik olmuş kelimelerle…

Bir süre onunla izledim sokağı. Onun gözleri ve benim gözlerim yan yanaydı.  Belki de o tüm korkularından özgürdü artık. İnsanların bir türlü aşamadığı, boş veremediği, sıyrılamadığı; aç kalma, açıkta kalma, ortada kalma, evsiz kalma, yalnız kalma gibi temel korkularından kurtulmuştu. En önemlisi de insanlarla ve onların kendi yarattıkları ve yarattıklarını unutup bunu ‘Yaratıcı’ya atfettikleri ve içinde boğuldukları kurallardan azad edebilmişti kendini belki de. İçimizde yüzlercesinden daha ‘özgür’ ve daha ‘korkusuz’ olmadığını kim iddia edebilirdi ki!

Bir süre sonra kalktım; yürümeye devam ettim. Bir sokak satıcısından, biraz yeşillik, domates, biber aldım. Bir de ekmek alıp gördüğüm ilginç tahta bir köprünün kenarında durdum. Oracıkta aşağıya bakan bir yer bulup oturdum. Etrafı izledim. Kaldığım yer ve etrafı tam bir şehir havası içindeyken burası bir köy havası veriyordu. Etrafta toprağı görebiliyordum, kokusunu duyabiliyordum. Bu hoşuma gitti. Bir süre sonra aldıklarımı ekmeğin arasına koyup bir güzel afiyetle yedim. Ben böyle yemeği çok severim; gözü aç olmayan, azla yetinenlerin yemeğini…

İçimde coşku da vardı ama hüzün daha fazlaydı, bilmiyorum belki de bu hüznü seviyordum, hep sevmiştim.

* Özcan Yurdalan, İran Yolculuğu

Previous:

Dünyanın Ortası İsfahan

Next:

Babamın Gözleri

You may also like

Post a new comment