Yusuf El – Fahri

19 Kasım of 2011 by

Yusuf El – Fahri bu alemi ve içindekileri terk edip Kuzey Lübnan’daki Qadisha Vadisi’nin yamacında yalnız başına kurulu olan hücrede suskun, zahidçe, bir başına yaşamak için gittiğinde otuz yaşındaydı.

Komşu köylerin sakinleri onun durumu hakkında anlaşmazlığa düşmüştüler. Bense ruhların içinde gizlenmiş, sanıların ortaya çıkaramayacağı ve tahminde bulunmanın ifşa edemeyeceği sırların bulunduğunu bildiğim için ne öyle ne de böyle düşünenlerden oldum. Bununla birlikte bu tuhaf adamla karşılaşmayı diliyor, onunla konuşmayı da arzuluyordum. Aslını araştırmak ve maksadını ortaya çıkarmak gayesiyle iki kez ona yaklaşmayı denedim fakat hiddetli bakışlar, kabalık, soğukluk ve kibir anlamı taşıyan birtakım sözlerden başka bir şey elde edemedim. İlk olarak ona bir sedir ormanında rastladım, selamıma karşılık vermedi, sadece başını salladı ve hızla benden uzaklaştı. İkincisinde onu bir üzüm asmasının içinde dikilirken buldum. Kaba bir üslupla sorduğum bir soruya ‘bilmiyorum, bilmek de istemiyorum’ yanıtını verdi.

Sonbahar günlerinden birinde Yusuf El – Fahri’nin hücresine yakın bir yerde bir fırtınaya yakalandım. Sırılsıklam olmuştum ve sığınmak için kapısına gittim. Daha kapıyı çalmamıştım ki o görüşmeyi o kadar arzuladığım adam elinde başı parçalanmış, tüyleri dökülmüş hayatının son demlerindeymişcesine titreyen bir kuş tutarak önümde belirdi. Somurtarak süzdü beni. Kibrin çevrelediği bir sesle karşılık verdi. Yağmurda sığınmak için geldiğimi söyleyince “bu bölgede mağara çoktur, onlara sığınma imkânın vardı” dedi.

Bunu dedi ve hayatımda hiç görmediğim bir yumuşaklıkla kuşun başını okşadı. İki zıt durumun incelik ve kabalığın aynı anda bulunmakla oluşturduğu bu görüntüden dolayı şaşırdım, aklım karıştı. Sanki kafamı kurcalayanın ne olduğunu bilmişcesine, inceleyen bir bakışla bana baktı. Sonra içeride ateş yanan ocağın yakınındaki ahşap iskemleyi işaret etti ve “otur, elbiselerini kurut” dedi.

Teşekkür ederek ateşin başına oturdum. O da karşıma kayaya oyulmuş bir oturağa oturdu ve parmaklarının uçlarını toprak bir kaptaki yağlı karışıma daldırıp onu kuşun yaralı kanadına ve başına sürmeye başladı. “Rüzgâr bu karatavuğu sürüklemiş ve o da ölüyle diri arası bir halde kayalara düşmüş” diyerek bana döndü.

Biraz özenle yüzüme baktı “Kuşların bazı huyları insanda olsaydı ne güzel olurdu. Fırtınalar insanların kanatlarını kırsa, başlarını parçalasa ne hoş olurdu. Oysa insan mayasında korku ve ödlekliği bulunduruyor, fırtınayı uyanırken görüversin hemen yerin yarıklarına, mağaralara saklanıyor” dedi.

“Söylediklerinize inanıyorum” dedim. “İnanmak bir şeydir, onu uygulamak başka bir şeydir. Çoğunluk, denizmişcesine konuşur, fakat hayatı bataklıklara benzer. Çokları başlarını dağların doruklarının ötesine kaldırır ama ruhları mağaraların karanlıklarında miskince kalır” dedi.

Böyle dedikten sonra bana konuşma fırsatı vermeden yerinden kalktı ve karatavuğu pencerenin yakınındaki eski bir cübbenin üzerine yatırdı. Sonra kuru dallardan bir para aldı. “Ayakkabılarını çıkar, ayaklarını kurut, ıslaklık insana başka her şeyden daha zararlıdır” dedi. Ateşe yaklaştım, ıslak elbiselerimden buhar yükseliyordu. O ise hücrenin kapısında gözlerini kızgın göğe dikerek durdu. Mağrurluğu kibarlık ve yumuşaklığa dönüşünceye kadar sabredeceğim diyerek sustum.

Gece etrafı siyah örtüsüyle örtmüştü. Fırtına şiddetlendi, yağmur çoğaldı. Öyle ki bana tufan yaşamı durdurmak ve yeryüzünü kirlerinden ikinci kere temizlemek için gelmiş gibi geldi.

Yusuf El – Fahri ayağa katlı ve iki mum yaktı. Sonra önüme içi şarap dolu bir testi ve üzerinde ekmek, peynir, zeytin, bal, birkaç kuru meyve bulunan bir tabak koydu. Karşıma oturdu, sevecenlikle “bu bendeki erzakın tamamı, buyur kardeşim bana ortak ol” dedi.

Akşam yemeğini susarak rüzgarın velvelesine ve yağmurun ağlayışına kulak kesilerek yedik. Bununla birlikte ben her iki lokmanın arasında çehresinden sırları için bir açıklama bekleyerek iç dünyasına yerleşmiş arzuların ve emellerin manalarını sorarak yüzüne bakıyordum.

Sofrayı kaldırdıktan sonra ocağın yanından bakır bir cezve aldı ve iki fincana nefis kokulu saf kahveden döktü. Sonra sarma sigarayla dolu kutuyu açtı. Sükûnetle “buyur kardeşim” dedi.

Elimi kahve fincanından kaldırarak bir sigara aldım. Gözlerime inanmıyordum. Ben düşünürken işitmiş gibi baktı bana, başını sallayarak gülümsedi. “Sen doğal olarak bu hücrede şarabın, tütünün ve kahvenin olmasına şaşırıyorsun, yiyecek ve yatağın bulunmasına da şaşırmıştın. Seni kınamıyorum, sen insanlardan uzak olmanın hayattan ve tabi tatlardan basit mutluluklardan uzak olmayı gerektirdiğini zanneden çoğunluktan birisin” dedi. “Evet” dedim. “Dünyayı terk edenin zahidçe, iyice kısarak su ve otlarla yetinerek tek başına yaşamak amacıyla dünyadaki tüm lezzetleri ve mutlulukları terk ettiğine inanmaya alışmıştık” dedim.

“Ben insanları ahlakım ahlaklarıma uymadığı için, düşlerim düşleriyle örtüşmediği için terk ettim. Ben insanları terk ettim çünkü kendimi sola dönen dolapların arasında sağa dönen dolap olarak bulmuştum. Şehri terk ettim çünkü onu kökleri yerin derinliklerinde ve dalları bulutların üzerine yükselmiş fakat çiçekleri hırslar, kötülükler, suçlar; meyveleriyse kederler, zorluklar ve kaygılar olan yaşlı, fasid, güçlü ve iri bir ağa olarak buldum. Bazı islahçılar, onun doğasını değiştirmeye çalıştılar, başaramadılar. Aksine umutsuz, baskı görmüş ve işlerinde yenik düşmüş bir vaziyette öldüler.”

O esnada oturağın kenarına yaslandı. Konuşmasının üzerimdeki etkisinde bir tad bulmuşcasına sesini daha önce olduğundan yükseğe çıkardı ve ekledi, “Hayır, sadece dua ve zahitlik için istemedim. Dua kalbin şarkısıdır ve göklere yükselir. Zahidlikse, o bedenin ezilmesi, arzularının öldürülmesidir. Bu haliyle benim inancımda yeri olmayan bir meseledir. Çünkü bedenler ruhların yapıları olarak inşa edilmiştir. Bizim güçlü, temiz, uluhiyetle buluşur bir şekilde kalmaları için de bu yapıları korumamız gerekir. Hayır kardeşim, ben dua ve zahidlik için yalnızlığı seçmedim aksine insanlardan, kurallarından, öğretilerinden, adetlerinden, düşüncelerinden, gürültülerinden ve çığlıklarından kaçarak istedim onu. Ben yalnızlığı pahalarıyla, kıymet ve şerefçe ruhlarından daha aşağıda olan şeyleri satın alabilmek için ruhlarını satan adamların yüzlerini görmemek için istedim. Yalnızlığı, uykuda ilmin rüyasını gören, uyanıklıkta hakikatin yansımalarından birini görüp hakikatin tam ve mutlak cevherini elde ettiklerini sanan yarım alimlerle bir araya gelmemek için istedim.

Yalnızlığı istedim çünkü nezaketi zayıflığın bir parçası, hoşgörüyü ödlekliğin bir türü, yücelmeyi böbürlenmenin bir çeşidi kabul eden kabalığın terbiyesinden usandım. Yalnızlığı istedim çünkü ruhum, güneşlerin, ayların, yıldızların sadece kendi hazinelerinden doğup yalnız ceplerinde battığını zanneden zenginlerle görüşmekten, milletlerin idealleriyle gözlerine altın tozu serpip kulaklarını sözlerin tınılarıyla doldurarak oynayan yöneticilerden, insanlara kendilerine vermedikleri öğütleri verenlerden bıktı, usandı. Yalnızlığı istedim. Çünkü bir beşer elinden yalnız ücretini ödedikten sonra bir şey alabildim. Medeniyet diye isimlendirilen bu büyük, iri yapıdan usandım. Ki bu hassasca inşa edilmiş bina insan kafataslarıyla yükselen bir tepe üzerine kuruludur!

Yalnızlığı istedim çünkü yalnızlık bende ruhun, düşüncenin, kalbin ve bedenin hayatıdır. Soyutlayan uzak oluşu istedim çünkü onda güneşin ışığı, çiçeklerin kokusu ve derelerin nağmeleri var. Dağları istedim çünkü onlarda baharın uyanıklığı, yazın arzuları, sonbaharların şarkıları ve kışın azmi var. Bu yalnız hücreye geldim çünkü yeryüzünün sırlarını bilmek ve göklere yakın olmak istiyorum.”*

Yusuf El – Fahri’ye saygıyla

* Halil Cibran’ın Fırtınalar adlı kitabından bir kesittir.

Previous:

Yerli mi? Modern mi? (8)

You may also like

Post a new comment