Zagora

20 Aralık of 2010 by

18 Mayıs

Fas’a geldiğimin ikinci günü. Sanırım yedi saattir tanrıların yontmuş olduğu, uçsuz bucaksız ve tek tük küçük bitkilerle bezenmiş Atlas dağları’nın arasında ilerliyoruz Sahara Çölü’ne. Aralarında ve üzerlerinde çok uzun bir zamandır ilerlediğimiz bu kırmızı dağlar, sofrasına yem olmaktan korkarak kaçmakta olduğumuz devler gibiler. O kadar küçüğüz ki, göremezler bu insancıkları.

Dağlar üzerlerinden aşağı doğru yuvarlanmakta olan, yarı yoldayken durmuş kayalarla yolları tehdit ediyor. Ama zaten burada hiç kimse ölüm tehlikesi olmayan süper bir yol konusunda ellerindekinden daha fazlasını istemiyorlar.

Bu kayaları parçalayan şey jeolojik çözülme.

Eteklerinde, diplerinde, dağlarla aynı kırmızı renge sahip toprak evler var. Ülkenin genelindeki binaların rengi ile her yerde açıkta görülen Afrika toprağı arasındaki uyumu toprak boyası kullanıyor olmalarına bağlıyorum.
 

Büyük kıvrılma hareketleri ile oluşmuş gibi görünen yumuşak gövdeli dağların arasındaki basamaklı vadiler, binlerce yıldır akan suyla ve rüzgarla oyulmuş. Ovalarının tabanında akan, şimdilerde gücü zayıflamış ince dereler var. Bu derelerin aktığı verimli taban palmiye, kaktüs ve yeşilin çok canlı tonlarına sahip diğer bitkilerle dopdolu.

Bu dağların arasında gittiğimiz doğrultuda taa Kızıldeniz’e kadar bir yıl gitsem deniz göremeyeceğim. Fakat her an dağların arasından gözükebilecek Sahara Çölü’nü gördüğümde deniz görmüş kadar sevineceğim.

Deve Yolculuğu

Atlas Dağları’nın arasında 2 – 2,5 saat daha ilerledikten sonra çölün girişine en yakın köylerden birinde durduk. Burası otobüs yolculuğumuzda son duraktı. Burada turistler su, kafaya bağlamak için şal ve tavsiyeler aldılar. Bizi burada bekleyen kafasında çöl bağı olan tur görevlisi bir adam, yanımıza yeterince su alıp almadığımızı sordu, fakat çöldeyken sık sık ve büyük yudumlarla su içmememiz gerektiğini de ekledi. Su yüze, kafaya dökülse yahut ağız ıslatılsa daha iyiydi.
 

Hepimiz kafamıza çöl bağımızı bağlattıktan sonra, son kez otobüse yerleştik ve develerin bizi beklediği yere doğru yol aldık.

Son on saatimizi yalın, kırmızı ve boş dağların arasında tek tük çamurdan evler ve ince uzun vadiler görerek geçirmiştik. Çöle varmanın şu son anlarında hava kapatmış, in cin top oynayan, bitki örtüsü adına iki metrekarede bir, avuç kadar çalılarla bezeli bir arazide seyir halindeydik.

İndik. Herkes yanına sadece çölde gerekli olacak eşyalarını alıp, yükünü azalttı. Onları ve bizi taşıyacak olan develer çökmüş bekliyordu. İlk binen kim olacak derken biri, ikisi ve herkesle beraber ben de devenin üzerindeydim. Çantamızı önümüze koyup deveye yük ettik. Esmer ve çöl bağlı iki çocuk develeri kaldırıp kervanı yola dizdiler. Ben, deve kalkarken biraz korktum. Çünkü deve büyük bir sarsıntıyla ön ayaklarını dikmeye başladığında bir beş saniye yere süper eğim yapmış tahterevalli gibi kalıyordun.
 

Turu üstlenenlerin çocukları diye düşündüğüm iki Faslı çocuk oynak ve yanık türküler söyleye söyleye kervanı götürürken deve yolculuğunun süper konforlu olmadığına kanaat getirdim. Bütün kaslarım, belki de hayatımda hiç kullanmadığım kaslarım bile (lafın gelişi) bir öne bir arkaya yoğun çalışma halindeydiler. Manzara ise gittikçe değişiyordu. İki metrekarede bir bulunan bir avuç bitkiler bile yok oldular. Düz yolumuzun kenarları boyunca beyaz çamurdan ilkel ve boş bahçeler, kutu şeklinde boş ilkel evler tek tük geçip giderken rüzgâr şiddetleniyordu. Bu rüzgâr ülkelerarası bir çöl olan Sahara boyunca hiç bir engele çarpmaksızın kilometrelerce öteden gelen ve yüzyıllardır kumu oradan alıp oraya yığan çöl hayaletinden başka bir şey değildi.

Aşırı hızla sağımızdan esen rüzgâr güneşin tamamen batmasının son dakikalarında birdenbire soğumuş olan havayı develerin üzerindeki, ilkelliğin gizemini hissetmeye muhtaç şehirli turistlere çarpıp duruyordu. Ben tişörtümle kalmıştım. Üstelik çöl bağım açılmış, kulağıma kumlar giriyordu. Ceketim ise çantadaydı ve onu almaya kalkışsam ya çantam ya ben aşağı dökülürdük.
 

Bir buçuk saat mavimsi grileşmiş bu iklimde çölün uçsuz bucaksızlığını iliklerimde sezerek yarı korku yarı hayranlık duyarak çok da ortopedik sayılmayacak bir yolculuk geçirdim. Son yarım saatte saf kum tepeleri tüm ihtişamıyla gözüktü. İşte dünyanın en minimal yerindeydim. Burada yaşamak olanaksızdı, burayı bir günlüğüne görmeye gelmek bile çoğu kişiye göre katlanılmazdı. Ve biz batılılar belamızı aramak için para ödüyorduk. Açıkçası, bulunduğum yer kadar, samimiyete muhtaçlığımızdan doğan bu çaresizliğimizden de çok etkilendim.

Aslında develer insanın yürüme hızında gidiyorlar. Fakat kervanın başındaki çocuklar İngilizce bilmiyor ve bir deveyi çöktürmek için tüm kervanı durdurup çöktürmek gerekir diye düşündüğümden inmeye kalkışmadım.

Durduk. İndiğimde ayakta durmak zor olduğu kadar elle tutulan somut bir sis yaratan ve kum taşıyan rüzgâr, gözlerimizi açmamızı da olanaksız kıldı. Ölü mavi gri flu bir perde inmiş manzarada, ufuk çizgisi bile zor fark ediliyordu.
 

Çadırımıza yerleştik, dinlendik, akşam yemeklerimiz geldi. Tavuk ve uzun kesilmiş sebzelerden oluşan Taijin, çadır sorumlusunun yaktığı, yandıkça uzayıp sıvı gibi aşağı eğilen tuhaf bir ampulün ışığında karşımızdaydı.

Yemekten sonra bir kum tepesi ilerimizde yüzlerine, ellerine, yediklerine- içtiklerine çöl karışmış, ekmeğini dünyaya burayı göstererek kazanan bu insanlar, ateşin başında vurmalı çalıp, çıplak ayaklarıyla uzun kumaşlarını savurarak çöle yaraşır bir eğlence verdiler bize.

Previous:

Marakes

Next:

Marakes’e Dönüş

You may also like

Post a new comment