Zazen

26 Ağustos of 2011 by

Bodhgaya, Hindistan, 31 Ocak’07

Manastıra Anan’ı bulmaya geldiğim ilk akşam tanıştığım Tibetli hamile kız göründü karşıdan. Sevimli küçük köpeğini aramak üzere çıkmış evden. Gülerek yanımıza geldi ve aralarındaki konuşma dilinin kulağıma gelen değişik seslerini dinlerken ben, o bana dönerek rahibi bulmuş olmamdan dolayı sevindiğini söyleyerek gülümsemeyi de ihmal etmedi.

Karnı iyice büyümüş görünüyordu ve akşam yürüyüşünü bulunduğumuz yerde adımlayarak yapacağını söyleyerek yavaş adımlarla turlamaya başladı. Her dönüşünde köpeği de ona eşlik ediyordu. Bir süre sonra herkes evlerine gitmek üzere dağılırken ben de izin istedim. Anan beni otelime kadar bıraktığında, öğle sonrası bir araya gelmek üzere sözleştik yine.

Ertesi sabah gün doğumu ile uyanıp ‘bo’ ağacının yanına gittim yine. Sabah meditasyonunu yapan diğerlerinin arasına karıştım. Rahipler yerde aynı hareketleri yineleyerek bir kalkıp bir uzanırken yere, gözlerimi kapattım. Ve sessizliğe kendimi bıraktım…

Kahvaltı yapmak üzere yolun sonundaki yere götürdü beni ayaklarım. Bu sefer içerde masada tek başına oturmuş Tibetli bir kadın gördüm. Yan masaya oturdum. Ve onu inceleme dürtüme engel olamadım. Sonra iznini isteyip bir fotoğrafını aldım. Üzerindeki giysiler karakteristikti. Eteklerin biçimi, önüne bağladıkları önlüğümsü kumaşla hoş görünüyordu doğrusu göze. Aynından Dharamsala’da bir tane de kendim için satın almıştım. Kahvaltının ardından dışarıya çıktığımda bir manavın önünde ayakta duran bir kadınla göz göze geldik. Yüzünde öyle şirin bir gülümseme vardı ki, ondan bir şeyler almadan oradan ayrılmam imkânsızdı. Yanına gidip bolca muz, mandalina ve elma aldım. Alışverişe, cebimdeki bozukluk rupiler yetip de artmıştı bile.

Öğle vakti manastırın girişindeydim. Anan’ın odasının önüne geldiğimde kimseler gözükmüyordu. Kapıyı çaldım ve beklemeye başladım. Bir süre sonra aşağıdan çıkıp geldi. Ve bugün bana Bodhgaya’da bulunan diğer manastırları göstermek istediğini söyledi. Sevindim ve bana zaman ayırdığı için ona teşekkür ettim. Aşağı indik birlikte. Yürümeye başladık. Yakınlarda bulunan Vietnam manastırına gittik önce. Ayakkabılarımızı çıkarıp içeriye girdiğimizde gördüğüm renkler karşısında şaşkındım. Öyle güzel bir maviydi ki bu, Anan hikâyesini anlattı bana. Bu bir okyanus betimlemesiydi. Dalgalar, balıklar ve suyun maviliği enfes çizim ve renklerle insanı içine alıyor gibiydi. Balıklar kendi ruhsal yolculuğunda olan insanları sembolize ediyordu, okyanus ise yaşamın kendisiydi; var oluş…

Biz konuşurken yan tarafta duasını yapmakta olan bir Hintli kadına gözüm takıldı. Kadının üstündeki kıyafetler ve yerde bulunan platform, rengârenk görünümüyle enfesti. Bir süre oraya bakmaktan kendimi alamadım. Buda betimlemeleri zaten çok güzeldi. Hem görsel hem de içsel anlamıyla insanı kendine çekiyordu. O esnada Anan, bir pencereyi işaret etti. Pencere, üzerindeki çizim ve işlemelerle pencere olmaktan çıkmış, bir sanat eserine dönüşmüştü. Anan’la bir köşede duran minderlere oturmuş bulduğumda kendimi, tapınakların insan ruhu üzerindeki etkilerini düşünmeden edemedim ve rahiplerin puja törenlerini dinlemek için müthiş bir istek duydum. Bunu Anan’a söylediğimde sabah erkenden bir puja olduğunu, istersem gelebileceğimi söyledi.

Ve oradan çıktığımızda bir başka tapınağa gitmek üzere bir atlı araba durdurduğunu gördüm. Araba durmuştu durmasına ama içine sadece ben binmiştim. Anan, arkadan gelen bir başkasını daha durdurduğunda şaşkındım. Sebebini sorduğumda, birlikte aynı atlı arabada gitmemizin bir rahip olmasından dolayı uygun düşmeyeceğini söylemekle yetindi. Etrafın ne düşüneceğinin kaygısı burada, bu yaşamın içinde de aynı huzursuzluğu aksettirmişti. Ve aslında bildiğim bir şey vardı ki, insanın dış etkileri önemsediği ölçüde, kendinden o orantıda emin olmadığı doğruydu. Kendinden, ne yaptığından emin olan insan çelişkiye düşmez ve dışardan gelen herhangi bir yaptırımdan etkilenmezdi. Bunda bir terslik var diye düşünmeden edemedim ama üzerinde de pek fazla durmadım.

Arabadan indiğimizde, karşıda görünümüyle enfes bir başka tapınak daha vardı. İçeriye girdiğimizde, burasının bizim gibiler için konaklama imkânı verdiğini de söyledi Anan. Üstelik bir manastırda kalmak hem çok ilginç hem de özel olabilirdi. Her yer tertemizdi. Dışarıdaki sıcak hava burada yerini hoş bir serinliğe bırakmıştı. Etrafta ağaçlar, çiçeklerle bakımlı bir bahçe, hem içerde hem dışarıda kendini hemen belli ediyordu. Ağaçtan oturma yerleri özenle yapılmıştı. Ve karşıda gördüğüm kocaman bir çanın önünde buluverdim kendimi. Ve arkamı döndüğümde Anan oturmuş, duvarda bulunan iki adet yan yana duran çerçeveye bakıyordu. Bana onların ne anlama geldiğini bilip bilmediğimi sordu. Bilmiyordum. Ve o zaman öğrendim ondan. Onlar Zazen’di. Zazen, Zen Budizm’inde* zen ustalarının beden ve zihinlerini sakinleştirerek bir tek fırça darbesiyle, ellerini hiç kaldırmadan ortaya çıkardıkları çizimlerdi. Ve bir iç güç gerektiriyorlardı. Beraberinde de iç görü, esneklik ve ileriyi görüş…

* Zen Budizm’i: Zen Budizm’i için ‘Kişinin tüm hareketlerinin tam olarak farkında olma sanatıdır’ denir. Zen, teorilerle ilgilenmez. Tam olarak uygulama odaklıdır. Yaşam, nasıl yaşanıldığının an be an detaylarında gizli olduğundan, geçmiş ve geleceğe odaklı herhangi bir hareket ölüdür. Yaşayan an bu andır. Zen ‘bu an’ demektir. Bu an içinde disiplini, iradeyi, dikkati barındırır. Bu anı kaçıran yaşamı da kaçırır. Tüm bu nedenlerden Zen muziptir, neşelidir, şaşırtıcı derecede hafiftir. Öğreti yoktur. O bir yaşam ustalığıdır. Zen zihni, zen ustaları tarafından insanı kendine getirmek ve sözcüklerin ötesine ulaştırmak için bilmecemsi yöntemler kullanır.

 

 

 

Previous:

Hollandalı

Next:

Altın Gerçek

You may also like

Post a new comment